566 ) BİR DANS PİSTİDİR YAŞAM !..

   

Müziğin evrenselliğinde, tüm insanların bir araya geldiği en büyük ülkedir dans alanı. Burada din, dil ve ırk ayrımı yoktur. Hüzünden kahkahaya, mutluluktan öfkeye kadar her türlü duygu, bedenin hareketleriyle anlatılır bu ülkede…
Tarih öncesi çağlara kadar dansın tarihi. Ayin ve büyü işlerinde kullanılır uzun yıllar. Sonra, duyguların anlatıldığı bir sahne sanatına dönüşür. İrlandalı ünlü yazar Bernard Shaw’un şu sözü, dans ve ibadeti çok güzel bütünleştirir : “Dans etmek sanattır, der Headlam. Sanat ibadettir, der Ruskin. Kiliseye neden uygun olmasın ki o ibadet ? Şarkı söylüyoruz da, niçin dans etmeyelim kilisede ?..”
Dramın, geçmişten gelen iki istek olan dans etme ve masal dinlemenin birleşmesinden doğduğuna inanan Shaw’a göre, dans eden bir insan yatay bir isteği dikey anlatma çabasındadır !..
Bir başkaldırıdır dans etmek. Cinsiyet ayrımcılığına karşı açılan bir isyan bayrağıdır. Dans eden insan günlük yaşamında yaptığı hareketlerden arındırır bedenini. Müziğin ırmağında yıkanır ve tüm kirlerinden arınır..
Evrensel bir dildir dans. Sözcükler ağızdan değil, bedenin hareketleriyle iletilir karşı tarafa. Duygularınızı yaptığınız dansla bir Afrikalı ya da bir Eskimo’ya rahatlıkla anlatabilirsiniz. Doğayla da bütünleşir dans eden insan. Müzik bir rüzgar oluverir ve tarladaki başaklar gibi aynı salınıma katar dans edenleri… Ya da çakıl taşlarını hareket ettiren dalgalar gibi insanları aynı ezgide buluşturur.

    

Yasaklardan dans da, payına düşeni almıştır. Örneğin, Papa Zacharias (üstte), 744 yılında dans etmeyi yasaklamıştır. Ağır tempolu bir İspanyol dansı olan “Sarabande” de (üstte sağda), din adamlarının yasaklamaları ile karşılaşmıştır. Bu dansta, şeytanın rol aldığı iddia edilmekteydi. Ne gariptir ki, Cervantes, ünlü eseri Don Kişot’da, Sarabande’ye saldıran papazların tarafını tutmaktadır !.. Cinsel duyguları kışkırttığı gerekçesiyle “vals” de saldırıya uğramıştır. Kızılderililer arasında, 1900’lü yılların başında ortaya çıkan “hayalet dansı” engellenen bir başka danstır. Yasağın nedeni, dansın, toplama kamplarında yaşamaya mahkum edilen Kızılderililer arasında özgürlük duygusunu ateşlemesidir…

Dansın başkenti mi ?.. Elbette Paris !.. 19. yüzyılda, 1.800 dans salonu vardı, Paris sokaklarına açılan.. Fransa Kralı 14. Louis, en çok dans dersi alan insandır. Yirmi yıl boyunca her gün, düzenli olarak dans dersi alan 14. Louis, “Kraliyet Dans Akademisi”nin de kurucusudur..

   

İnsan yaşamında en unutulmaz dansın “evlilik dansı” olduğu söylenir. Bu dansın müziği de La Comparsita’dır. Düğünlerin vazgeçilmezi olan bu şarkı 1917 yılında, Uruguaylı Matos Rodriguez (üstte) tarafından bestelenmiştir. Genç besteci şarkının telif haklarını editör Ricardi’ye satar. Aldığı tüm parayı da bir at yarışında kaybeder !.. Yani, insanların “mutluluğa” adım atarken yaptıkları dansın müziği, mutsuzluk getirmiştir bestecisine !..

1923 öncesinde, bir kadının müzik eşliğinde tek başına dans etmesi “kadın oynatmak” olarak değerlendirilirdi ülkemizde… TBMM’nin ilk yıllarındaki tutanaklarına göz atacak olursak, kadının müzik eşliğinde oynaması ya da dans etmesi konusunun hararetli tartışmalara yol açtığını okuruz. Bu tartışmalar sırasında kadınların savunucusu Besim Atalay (altta) olmuştur : “Musiki zevki insan için bir ihtiyaç değil mi, bunu da mı inkar edeceksiniz ? Dördüncü Murad sigara içeni astı, çarmıha gerdi ; ama başa çıkabildi mi ? Tarih okumadınız mı ? Dördüncü Murad’ın sigara içiyorlar diye çarmıha gerip omuzlarına mum diktirdiği mahkumların başına koyduğu nöbetçilerin de, o mumlardan sigaralarını yaktıklarını bilmiyor musunuz ? Daha düne kadar, ellerinde zillerle, kadın kılığına girerek oynayan oğlanlar (köçek) vardı. Ve bunları her yerde, en büyük eşrafımız dahi oynatırdı..”



Besim Atalay’ın “en büyük eşrafımız” diye bahsettiği, Osmanlı Padişahı idi. “Köçek” ve “tavşan oğlan” adları verilen erkeklerin dans ettikleri Osmanlı Sarayı, Batılı anlamıyla ilk dansla Üçüncü Selim zamanında tanışır. 
Her şey, Sicilya elçisi Le Comte de Ludauffe’nin Üçüncü Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan’ı kasrında ziyaret etmesiyle başlar. Elçi, ziyaret sonrası kente geri dönmek için bindiği kayıkta, Hatice Sultan tarafından konulan çok değerli armağanlar olduğunu görür. Bu ince davranışın altında kalmak istemeyen Ludauffe, genç ve güzel kızını hazırlattığı armağan sandığını sunması için saraya gönderir. 
Matmazel de Ludauffe, Fransa’nın eski İzmir konsolosunun kızı Matmazel Amoureu ile birlikte gittiği sarayda, Hatice Sultan’la müzik konusunda sohbete dalarlar. Öyle bir an gelir ki, iki Avrupalı kız, kalkıp dans etmeye başlar. Çengilerin tekdüze atlayıp zıpladıkları dansa hiç benzemeyen bu yeni dans karşısında herkes çok şaşırır. Şaşkınlık, Üçüncü Selim’in tüm olup biteni bir paravanın arkasından izlemekte olduğunun öğrenilmesiyle daha da artar. Padişah, gizlendiği yerden çıkarak misafirleri armağanlara boğar. 
İşte, o günden sonra da Avrupa dansı saray cariyelerine öğretilmeye başlanılır..   

     

SUNAY AKIN’ın “Tuncay Terzihanesi” adlı kitabından derlenmiştir..

Leave a reply:

Your email address will not be published.