563 ) TÜRK – İSLAM SENTEZİ !..



Türkiye, bilgisizliğin korkutucu boyutlarda olduğu bir ülkedir. Bilgisizliğin aldığı bu ürkütücü büyüklük Türkiye’de yaşayan insanların kalıcılığını ciddi bir şekilde tehdit etmeğe başlamıştır.
Türkçe konuşan insanlar Anadolu’ya geldikleri zaman, çoğunluğu İslam’ı kabul etmişti, ama bu çoğunluğun neredeyse tamamı ya göçebe hayvancılardı veya Müslüman ülkelere paralı askerlik yapmak için gelmiş insanlardı. Anavatanları olan Orta Asya’dan getirdikleri en önemli marifetleri de zaten bunlardı. Aralarında, Bağdat’da Araplara Türkçe öğretmek maksadıyla, 1077 tarihinde meşhur “Divan-ü Lugat-it-Türk”ü yazan Kaşgarlı Mahmut gibi entelektüeller yok denecek kadar azdı..
Tarihleri boyu, hayvancılıkta yaptıkları önemli buluşlar var mıdır, bunları bilemiyoruz, ama askerliğe çok önemli katkılar yaptıkları, karşıdakine güç kullanarak istediğini yaptırtmak olarak tanımlanabilecek bu uğraşın tarih boyunca en önemli kuramcılarını yetiştirmiş oldukları şüphesizdir. Amerikalı tarihçi Harold Lamb, askerlik mesleğinin en büyük üç öğretmeninin Büyük İskender, Cengiz Han ve Timur olduğunu söylemiştir. Bu üçlünün son ikisi Orta Asya Türk-Moğol askerlik geleneğinin temsilcileridir. Kendisi de büyük bir asker olan Atatürk’ün Timur’a duyduğu hayranlık yaygın olarak bilinir..
Türkçe konuşan insanların göçmen olarak geldikleri İslam ülkeleri, Türklerin anavatanlarında öğrendiklerinden tamamen değişik toplum yapılarına ve geleneklere sahiptiler. Türklerin Ortadoğu’ya kalabalık gruplar halinde göç ettiği 11. yüzyılda, ilkçağdan beri bu bölgelerde egemen olan İranlılar, Müslüman ve Arap ordularının baskısıyla Sasani İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Türkler gibi göçebe bir gelenekten gelen Arapların egemenliği altına girmiş bulunuyorlardı. Araplar göçebe olmalarına rağmen, Sami din geleneğinden etkilenmiş, ticaretle uğraşan insanlardı. 
7. yüzyılda Müslümanlığın ortaya çıkmasına kadar önemli bir devlet kurdukları görülmemişti, çünkü içinde yaşadıkları çöl ortamı buna elverişli değildi. Ama aynı rahatsız ve ürkütücü ortam, başkalarının gelip onların huzurunu kaçırmasına da engel olmuştu..



Müslümanlıkla beraber Araplar çevrelerinde yüksek kültürler yaratmış olan diğer Sami halkların da geleneklerine ortak oldular ve buna uyarak şehirlerde yaşamaya başladılar. İranlıları da fethedince, onların geleneklerini de öğrenmeye başladılar. Bu olaylar 8. yüzyıldan itibaren Ortadoğu’da büyük bir Müslüman kültür ve medeniyetinin yükselmeye başlamasına neden oldu. Araplar kültürü temas ettikleri tüm kavimlerden, ama medeniyeti sadece Yunanlıların mirasından öğrendiler. 
8. yüzyıl ile 13. yüzyıl arasında Müslüman halklar neredeyse tek başlarına Eski Yunan’ın yarattığı ve önce İskender’in sonra da Roma’nın yaydığı bilim meş’alesini taşıyan toplumlar olmuşlardır. Bu çağlarda Avrupa, tarihinde ne daha önce ne de daha sonra gördüğü korkunç bir cehalet bataklığına saplanmış durumdaydı ki, bunun tek sorumlusu Katolik Kilisesi’dir. Aynı tarihlerde Ortodoks Bizans çok daha aydındı ; hala çalışan kütüphane ve üniversiteler vardı.. Bizanslıların, daha sonra da Selçukluların, aralarında Malatyalı Gregor Bar Ebraya gibi büyük bilginlerin de yetişmiş olduğu Süryani tebaaları Yunan kitaplarını kendi dillerine çevirerek daha sonra buraları işgal eden Müslümanların bunlardan haberdar olmasını sağladılar. İranlılar da aynı şeyi Hint düşünce ürünleri için yapıyorlardı..
Ancak iki olay Müslüman medeniyetinin çökmesine neden oldu : Biri 1096’da başlayarak Müslüman ülkelerindeki sosyal düzeni bozan Haçlı Seferleri ve diğeri ; tüm bir kıt’ayı etkileyen bir doğa afetine benzeyen Türk-Moğol istilalarıydı. 
Cengiz’in iki mareşalı Sübedey ve Çepe komutasındaki tümenlerin Horasan ve Kafkasya’yı fethi ile, bu istila 1219 yılında başlamıştır.. Cengiz’in ordularının önünde hiçbir güç duramıyordu. Her biri tarihe askeri birer deha olarak geçmiş komutanların emrindeki bu ordular, güneybatı Asya’ya o zamana kadar bilinmeyen bir savaş tekniği öğrettiler ; modern dünyada bu savaş tekniğine Almanca adıyla Blitzkrieg, yani Yıldırım Savaşı denmiştir. Cengiz’in, Orta Asya geleneğinin en önemli unsurlarından biri olan, süvari birliklerinden oluşan ordularının görülmemiş sür’ati, inanılması güç haberleşme kabiliyeti, tarihin daha önce ancak Roma ve Orta Asya ordularından bildiği çelik disiplini ve insan muhayyilesinin ötesine geçen gaddarlığı, bir yıl gibi bir zamanda, Ortadoğu’da kurulmuş kültür altyapısını yok etti ; medreseler dağıldı, astronomi gözlemevleri harabeye döndü, kütüphaneler ya kül oldu, ya da Bağdat’da olduğu gibi nehirlere atıldı ; seyahat güvenliği kalmadı..
Aynı tarihlerde, İslam dünyasının kalbinde, yani doğu kısmında, Arap el Aşari ve İranlı el Gazali ile başlayan “vahiyi akıldan üstün tutma eğilimi” burada fen bilimlerinin dışlanmasına neden oldu. 
İşte Türklerin kalabalık gruplar halinde Ortadoğu’ya gelmeye başladıkları zaman karşılarında buldukları ortam buydu…



Türkler arasında Müslümanlık daha Maveraünnehir’de genellikle dervişler sayesinde yayılmıştır. Dervişler, görünen dünyadan ziyade hayali dünyalarla ilgiliydiler. Bu kişilerin öğretileri, şaman geleneğinden gelen Türklere sempatik gelmiştir. Zaten hele Cengiz istilalarından sonra ezilen milletler için, hayali bir dünyaya gönül bağlamaktan başka çare kalmamıştı.. Anadolu’ya yerleşen Türkler Bizans’ın harabelerini devraldılar. Gelecek ümidinin boş bir iyimserlik olarak yorumlandığı bir yıkım ortamında ancak sıkı bir toplumsal gelenek ve güçlü kişilikler o ortamı nesnel gözlerle incelemeye kalkabilirler. (Atatürk bunun en çarpıcı örneğidir.)
11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Anadolu’da bu tür ne bir gelenek ne de kişilikler vardı. Din, ümitsizliğin tek iksiri olmuştur o zamanki Anadolu’da. Bu iksir Anadolu insanını 20. yüzyıla kadar taşımıştır. Çünkü, bağrından çıkardığı Osmanlı İmparatorluğu da onunla ilgilenmemiş, yaşam şartlarını düzeltmemiştir. 
Osmanlı Devleti kurulduğunda ciddi bir Orta Asya Türk geleneğinin izlerini taşıyordu. Halkı iyi askerlerden, din adamları da dervişlerden oluşmuştu. Cami yerine zaviyelerde tapınıyor, çoğunluğu hala çadırlarda yaşıyordu. Bizans ile temas, bu mütevazı havayı dağıttı ve başlangıçta küçük bir uç beyliği olan devlet, hem kendi özgün dehası, hem de Bizans’tan ümidini keserek kendisine katılan Bizanslılar sayesinde sonunda Bizans’ın yaşamına son verdi ve onun yerine geçti.
İstanbul’un fethinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısında iki seçenek bulunuyordu : Ya Avrupalı olacak, ya da Asyalı kalacaktı.. 
İstanbul’u fetheden 21 yaşındaki genç Sultan’ın kararını hiç tereddütsüz verdiği görülmektedir : Kendisi de, devleti de Avrupalı olacak, Avrupa sahnesinde oynayacaktır. Bu kararını hem kişisel kütüphanesine topladığı kitaplardan, hem tercih ettiği sanat dallarından, hem de kurduğu devlet politikasından anlıyoruz. Fatih’in gözü sezarların tahtındaydı. Doğudakine oturduğu gibi, batıdakine de oturmak niyetindeydi. Bu niyeti kendisine pahalıya mal oldu ve 49 yaşında büyük bir olasılıkla zehirlenerek katledildi. 
Fatih’ten sonra gelen padişahlar arka arkaya birer talihsizlik nişanesidirler. Osmanlı padişahlarının, onuncu sultan olan Kanuni Süleyman’dan sonra yozlaşmaya başladıkları yargısına katılmak mümkün değildir : II. Bayezid cahil bir softaydı, babasının, Bellini tarafından yapılan muhteşem portresini saraydan uzaklaştırdığı gibi onun yaptığı bilimsel atılımların frenine de bastı. Onun oğlu Yavuz Selim, son derece kısa görüşlü politikalar izleyerek Hint Okyanusu’na ve Akdeniz’e önem vermedi, devlet içinde katı bir ortodoks İslam geleneği yerleştirerek atalarının hoşgörülü ve akılcı din politikasını terk etti, dinin Osmanlı Devleti’ni ve toplumunu boğazlamasının temellerini attı. 
Kanuni dönemi ise devletin Anadolu’dan tam anlamıyla çekildiği dönemdir. Onun saltanatı esnasında Anadolu medreselerinde softa şekaveti denen öğrenci haydutluğunun başlamış olması, medreselerin ne duruma düştüklerinin en çarpıcı belirtisidir. Gene Kanuni zamanı, Osmanlı’nın gözünü kulağını Avrupa’da olan gelişmelere iyice tıkadığı zamandır. Bütün dünyanın yavaş yavaş Avrupa egemenliğine girmeye başladığı bir dönemde Osmanlı kendi içine kapanarak bir yerde kendi sonunun da tohumlarını ekmiştir. Torunu III. Murad’ın zamanında vuku bulan ve devletin tüm servetini yarıya indiren büyük devalüasyonun tohumlarını atan kişi, Batı Avrupalılar tarafından yeni keşfedilmiş olan Amerika’dan akmaya başlayan gümüşün etkisini göremeyen Kanuni’dir…   



CELAL ŞENGÖR’ün “Bilgiyle Sohbet” adlı kitabından derlenmiştir..
   

Leave a reply:

Your email address will not be published.