558 ) OSMANLI NİZAMI NASIL BOZULDU POLEMİĞİ !..



“Nizam bozulana kadar Yeniçeriler düzenliydi. Toplumsal köklerinden koparıldıkları, evlenmelerine izin verilmediği için aile ve akrabadan yana bir dertleri yoktu. Üretim ve ticaret dünyasından uzakta yalnızca hanedanın sadık köleleri sıfatıyla yerine getirdikleri askeri/idari görevleriyle meşguldüler. Ne zaman ki ticaret ve üretim faaliyetlerine girişmeye başladılar, askeri disiplinleri ve becerileri geriledi. Böylece, savaşa gitmektense ticaretleriyle meşgul olmayı yeğleyen, başkaldırmaya meyilli askerlerin elinde mağdur olan İmparatorluk da geriledi. Dönüm noktası 16. yüzyıl sonlarına doğru bir yerdedir. O noktada çok sayıda başka Osmanlı kurumu da başlangıçtaki nizamını yitirdi..”. 

Yukarıdaki bölüm, Osmanlı tarih araştırmacıları tarafından giderek daha çok eleştiriye ve revizyona tabi tutulan Osmanlı gerileme hikayesinin en ısrarcı alt metinlerinden biridir. Son cümlede bahsedilen “nokta” da, büyük olasılıkla, Sultan III. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmet’in sünnet düğünüdür.. 
Osmanlı’nın “Gerileme” söyleminin vazgeçilmez yapıtaşlarından biri, düzenin (nizamın) bozulması modelidir. Bu model, başta var olduğu kabul edilen bir “sağlamlık” evresindeki bozulmamış “temiz” Osmanlı kurum ve uygulamaları ile aynı kurum ve uygulamaların daha sonraki bozulmuş hallerini karşı karşıya getirir. Birinden diğerine geçiş aniden olur ; belli bir sapma ya da suistimal sonucu verilen taviz bir “ilk örnek” oluşturur, bu da giderek genel geçerlik kazanmış bir uygulamaya dönüşür. 
Çeşitlemeler vardır, fakat bütün hikayeler aynı motifi korurlar : Evlenme konusunda verilen ilk izin, “ecnebilerin” ulufeliler arasına girmesine verilen ilk cevaz, “kul” kardeşlerinin ve çocuklarının ilk kez Ocağa girmesine izin verilmesi, vesaire..
Gerileme ve ıslahat literatüründe çeşitli “ilk bozulma” hikayeleri mal edilen yeniçeri ocaklarıyla ilgili durum da budur.  
Yeniçeriler üretime ve kazanca yönelik etkinliklere ilk kez ne zaman bulaştılar ?.. İşe bu soruyla başlamak için, onların eskiden böyle işlere hiç bulaşmamış olduklarını varsaymak gerekir. Bizzat Osmanlı yazarlarının yazılarından ve İslami siyaset ve ahlak risalelerinden yükselen ortak ses, dengeli bir toplum düzeninin, ancak bir sahada faaliyet gösteren kimselerin başka bir sahanın işine karışmasına engel olunduğu sürece sağlanabildiğini söyler. 
Ama Osmanlı uygulamasına bakacak olursak, askeri sınıf ve re’aya arasında güdülen o önemli ayrım, gene de askeri sınıfın üretim ve ticaret alanından tamamen ayrılabileceğini ya da ayrılması gerektiğini ima etmeyebilir.
En azından, sembolik olarak, Saray bahçesinin ürünlerini yiyecek masrafını karşılamak üzere sattırmış oldukları düşünüldüğünde, en tepedeki padişahların bile ticaret alanına katılmış oldukları söylenebilir. Kaldı ki, aile tarihçelerinde kurucu ataların aşiretinin Bizanslı komşularından peynir ve süt karşılığı geçiş hakkı aldığı anlatılan bir hanedan için bu neden şaşırtıcı olsun ?..
Fatih Sultan Mehmet’in Bursa ile Antalya arasında düzenli düzenli kalyon seferleri düzenlenmesi yolundaki, son derece ticari bir zihniyetin ürünü olan buyruğunda bir fevkaladelik görünmüyor. Bu seferlerden kar elde edenler arasında çeşitli tüccarların yanı sıra iki vezirin de adı geçiyor.. Kanuni Sultan Süleyman’ın iki sadrazamı İbrahim ve Rüstem Paşaların da ticari girişimlere tenezzül etmedikleri söylenemez ; dahası, özellikle parasal konularda (rüşvet) sert biçimde eleştirilmiş olsalar da, ticaretle uğraşmış olmaları bir yergi konusu olmamıştır.. Hatta, bizzat Rüstem sadece kendi topraklarından aldıkları ürünü değil, re’ayadan iyi fiyata alabildiklerini de Avrupa’ya satan bazı vezirlerin giriştiği tahıl ticaretini durdurmak üzere sultana dilekçe verdiğinde, endişesi böyle bir ticaretin yasallığı ve yakışık alıp almadığı değil, İstanbul’un tahıl stoklarıydı ; bu örnekte de Ege’den değil, sadece Karadeniz’den yapılan ihracatı durdurmayı amaçlamıştı. 



“Kavanin-i Yeniçeriyan”ın 17. yüzyılın başında iddia edeceği gibi, yeniçerilere ticareti men eden bir yasa var idiyse bile, II. Bayezid dönemi Ayasofya Vakfı idarecileri bunun farkına varmamış görünüyorlar ; çünkü vakıf dükkanlarını yeniçerilere düpedüz kiralamış ve bunu belgelemekten çekinmemişlerdi. (Başbakanlık Arşivi, Maliyeden Müdevver /MM 19 ; önceden H.İnalcık tarafından ‘II.Mehmet’in İstanbul’un Rum Ahalisi ve Şehrin Bizans Dönemi Binaları Hakkındaki Politikası’ makalesinde değinilmiştir)
Bu büyük vakfın çok geniş çaplı mal varlığı konusunda, erken bir tarihte, 1490 yılında, muhasebeciliğin serinkanlı mantığıyla yapılan bir tahrirde, asker ile sivil arasında ayrım gözetilmiyor : Burada, yeniçerilerin başka dükkanların yanı sıra börekçi ve saraç dükkanlarının da kiracısı oldukları görülüyor.. Kiracı yeniçerilerin bu sanatları icra edip etmedikleri başka bir konu elbette ; dükkanları zanaat erbabına kiralamış ya da onları bizzat istihdam etmiş olabilirler. Her iki durumda da çarşıya bulaşmışlar demektir..
Ömer Lütfi Barkan, “Edirne Askeri Kassamı’na Ait Tereke Defterleri” adlı incelemesinde, “Belgeler” bölümünde, 35-6, 47-73 ve özellikle 59-60′da ; en erken (1546’dan itibaren) örnekler arasında bile tarımsal-ticari girişimlerle meşgul olan “kul” ve yönetici sınıf üyelerinin bulunduğundan bahsediyor. 
Kanuni Süleyman döneminin hemen ilk yılından kalma son derece önemli bir ahkam defteri kaydında, bir çiftlikle ilgili olarak Zihne (Yunan Makedonyası) kadısına yöneltilmiş bir hüküm bulunmaktadır. (Başbakanlık Arşivi, Kamil Kepeci 61, No.394) Bu kayıtta Bab-ı Ali yeniçerilerinden Mehmed adlı biri şöyle bir şikayette bulunmaktadır :
“Yukarıda adı geçen bölgede babamdan intikal etmiş bir çiftlik var. Çiftliği kardeşim Mustafa tasarruf ederdi. Mustafa sık sık benim yanıma (herhalde İstanbul’a) geldiği için, yörenin amili kardeşimin öldüğünü söyleyerek çiftliği Hazineye kattı ve içindeki hayvanlar ve mallarla birlikte sattı.”
Bu dilekçeye cevaben, kadı’nın hasımları da yanına katarak olayı araştırması, “çiftlik gerçekten de (Mehmed’in) dediği gibi bunlara (iki kardeşe) aitse,” çiftliği onlara geri vermesi isteniyor.. 
Anlaşılan, bir tarım işletmesinin bir yeniçeriye miras kalmasına ve bunu tasarruf etmesine kadı’nın bir itirazı olmamış. Çiftliği üzerindeki haklarını korumaktan alıkonulmamış, kendi işine bakıp askeri işlerle ilgilenmesi söylenmemiştir..  

Benzeri bulguların ışığında, geç dönem yeniçerilerin esnaflaşması meselesi, sadece öteden beri süregelen bir şeyin devamı olarak görülüp bir yana atılmalıdır denemez tabii.. Yani Kanuni Sultan Süleyman dönemi sonrasının kullarında bir farklılık olduğunu ileri sürmek gene de mümkün olabilir ; en azından nicelik açısından, bu inkar edilemez bir durumdur. Bu, erken dönemde, ticaret dünyasına açılan gedikler çerçevesinde oluşturulmuş ek geçinme stratejilerine ve dünyalığını artırma imkanlarına giderek daha çok bel bağlanmasından kaynaklanmaktadır..

Leave a reply:

Your email address will not be published.