554 ) MENDERES’İN HIZLANDIRILMIŞ EĞİTİMİ !..

 

Gazi’nin çevresindekiler ikiye ayrılırdı : Evvela onun “hizmetinde” olan “mutat zevat” vardı. Bunlar sevilmese bile, ister istemez sayılırlardı. Bazı nüfuz örgütleri de yaratmışlardı. Onlar dışında Atatürk’ün yakınları, en itibarlı, en saygıdeğer olanlardı : Vekiller, Meclis ve Parti ileri gelenleri bunlardı. Bunlar hemen her akşam Gazi’nin sofrasındaydılar. Ve Gazi’nin sofrasında olanlar, ya onun gibi konuşmaya, ya da onun gibi davranmaya heves ederlerdi. Bunlar, hem Meclis’te, hem Meclis dışında, bir tür seçkin zümre oluşturuyorlardı. Herkesin gözü onlar üstündeydi. Gazi ne dedi, Gazi ne düşünüyor, Gazi kimin için ne söylemiş ?.. 
Bütün bunlar üzerinde konuşmayı, bu ayrıcalıklı grup, kendi hakkı bilirdi. Bunlar dışında Meclis halkı, yani milletvekilleri, bölge, meslek, yaşama alışkanlıkları, oyun ve eğlence alışkanlıkları itibarıyla, kendi aralarında bölünürlerdi..
Adnan Menderes bunların hiçbirinden değildi. Ve hiçbirinden olmayanlardan biriydi. Böylece de herhalde bazı aşağılık duyguları da duyuyordu. Örneğin, orta öğrenimini bitirememişti. Ve bu, onu herhalde üzüyordu. Ama orta tahsilini dahi bitirmemiş bir insanın, eğer o adam Kurtuluş Savaşı’nın içinde sivrilmemiş ve örneğin Celal Bayar gibi, Gazi’nin etrafındaki halkaya da vaktiyle bağlanmamış ise, onun için Meclis’te ilerlemek, örneğin vekil olmak, pek de düşünülemezdi. 
Nihayet bir gün Recep Peker ona, bu eksikliği biraz açıkça söyledi :
“Tahsilini niye tamamlamıyorsun, Adnan Bey ?” dedi..
Adnan Bey de bu, bir tavsiye değil, bir darbe tesiri yaptı. Ama artık karar vermeliydi. Ya tahsilini tamamlayacak, ya çiftliğine dönecekti..
En doğrusu, öğrenimini tamamlamaktı. Ama nasıl ?.. Ankara Hukuk mektebinin her önüne geleni kabul ettiği yıllar artık geçmişti. Şimdi oraya girmek için bir lise şahadetnamesi lazımdı. Halbuki Adnan Bey’in böyle bir şahadetnamesi yoktu.. Geceleri uykusuz geçiyordu. Ve ona, Recep Bey kendisini artık görmemezlikten geliyor gibi görünüyordu. Ne yapmalıydı ki ?..  Yıl 1932 ve yaşı 33 idi..



Bir dilekçe yazdı, Hukuk mektebine başvurdu. Dilekçesini hocalar meclisine havale ettiler. Gerçi dilekçe bu meclise gitmedi. Eğer gitseydi, o günkü şartlara göre onaylanması belki mümkün olmazdı. Çünkü, Hukuk mektebinin açılışında, tahsil kaydı aranmaksızın yapılan kabul işlemleri, artık kaldırılmıştı. Bu sebeple daha doğru bir yoldan gidildi ve kayıt, havale yerine getirilmeden tamamlandı.. Ve Menderes bilgi ve görgüleriyle, bu mektebi takibe fazlasıyla da hazırdı..
Çünkü Menderes, “hayat mektebi”nin yetiştirdiği bir neslin çocuğudur. Birinci Dünya Savaşı’nda orta ve yüksek öğrenim çağında olan bu nesil, klasik okulların değil, hayat okulunun yetiştirdiği nesildir. Ve bu, yalnız Türkiye’de değil, o savaşa katılan bütün ülkelerde böyledir. Menderes de, işte bu neslin çocuklarından biridir…
Hukuk Mektebinde sınıf, hiç de yadırganacak gibi değildir. Oradaki öğrencilerin neredeyse çoğu, hep kendisi gibi yaşlı başlı, görev sahibi kimselerdir. Hepsi de burada, savaşın kendilerinde eksik bıraktığı bir şeyleri tamamlamaya gelmişlerdir. Zaten bunların çoğu daha sonra devlet kademelerinde müdür, genel müdür, müşavir, milletvekili ve vekil olarak yer alacaklardır..
O günlerde Türkiye gerçi çelişmeli bir devrim anlayışı, ama çelişmesiz bir devrim heyecanı içindedir. Ve 1933’de, Cumhuriyet’in onuncu yıl şenliklerinde bu heyecan doruk noktasına varır. Milletvekili Menderes’in ise, bu havaya ihtiyacı vardır. Çünkü o, eski bir Serbest Fırka’lıdır. Serbest Fırka, devrimci bir dinamizmi değil, evrimci ve klasik bir demokrasiyi savunurdu. Şu halde şimdi Menderes’in, bu duyduklarını, dinlediklerini, her yönüyle tartışması doğaldı. Gerçekten de öyle yaptı..
O günlerde ve onunla okul arkadaşı olanlardan birisi Şevket Süreyya Aydemir’e şöyle anlatır :
“Adnan, hoca ders verirken bile yanındakilere o kadar kafa tutardı ki, sonunda onun yanından ayrıldım, yerimi değiştirdim..”
Fakat bütün o zamanki arkadaşlarının, üzerinde mutabık kaldıkları nitelikleri şunlardır : 
“Zeki idi.. Fakat disipline gelmezdi. Günlük hayatı biraz düzensizdi. Ama hareketliydi. Çok iyi konuşurdu. Kendine özgü bir konuşma tarzı vardı. Mantık kuvveti güçlüydü. Mantık zinciri şaşılacak kadar kuvvetliydi. Hukukta, yerini dolduruyordu. Ama fevri idi ve bu fevrilik, ona güveni azaltıyordu. Bunun için de, adeta bir güvenilmezlik hissi, insanda ister istemez doğuyordu..”
Menderes’in bu vasıflarını ana hatlarıyla, onu tanıyan herkes bilir ve kabul ederdi. Günlük hayatında sözünde durmaz oluşu konusunda, onu tanıyan veya onunla tanışmış olan herkes aynı fikri taşır. Ama bu laubaliliğin ve sözünde durmazlığın, bir kasıtla yapılan bir şey değil, fevriliğine, duygusallığına ve hatta iki şahsiyetli oluşuna dayandığı konusunda da, çevresinde görüş birliği vardır..
Kısacası Menderes, milletvekili olduktan sonra, bir de Hukuk öğrencisi oldu. Vakit gelince Hukuk’u bitirdi. Ama bu sonuç, onun hayatını da etkiledi. Çünkü Meclis’e onun zamanında ve onun şartlarında gelen birinin, orta öğretimini bile bitirmeden sivrilmesi, ön saflarda mesafe alması ve hele bir hükumet üyeliğine gelişi, artık düşünülemezdi..  

ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR’in “Menderes’in Dramı ?” adlı kitabından derlenmiştir.. 

   

Leave a reply:

Your email address will not be published.