55) KUTLU MUTLULUK EVİ !..

   İtalyanca “seraglio” sözcüğünün anlamları arasında “harem” ve “vahşi hayvan kafesi” nin bulunması ilginçtir. Arapça anlamı “yasak” olan harem, çoğunlukla sanılanın aksine, yalnızca Doğu Müslümanlarına has bir kurum değildi. Eski Çin’de, Hint’te, İran’da ve Bizans’ta, hatta Floransa senyörlerinin saraylarında haremağası da, cariye de vardı. Osmanlı, bu kurumun en son bilinen örneğidir. Birkaç bin yıllık bir süreçte, Doğu’da ve Akdeniz uygarlıkları ortamında kazandığı zengin kültürle Osmanlı yaşamına da erken dönemde girmiş, ancak saltanat sarayının en önemli dairesi olma özelliğini İstanbul’un fethinden sonra ve Bizans saray geleneklerinden de etkilenerek, 16. yüzyıla doğru kazanmıştır.
   1413-1421 yılları arasında padişahlık yapan 1. Mehmed döneminde sarayda, Rum ve Boşnaklardan seçilen beyaz köleler “Ak Ağa” diye adlandırılırdı. Fatih devrinden itibaren de sarayda zenci köleler çalıştırılmaya başlanmış, sayıları hızla artarak 1582’den itibaren üstünlüğü ele geçirmişlerdi. Bunlara “esvedin” (siyahiler) veya “Haremeyn huddamı” da denirdi. Çoğu Sudanlı veya Habeş olup, çocukken köle avcılarının eline düştükten sonra vahşiyane bir şekilde hadım edilmiş kader kurbanlarıydı. Mercan, Firuz, Gazanfer, Amber, Sümbül vb. gibi koku, çiçek ve mücevher adları taşıyıp ; fil kuyruğundan kırbaçlarıyla korku uyandırırlardı.. Manastır hücrelerini andıran odalarda üçer beşer kişi barınmış, Nöbet Odası’nda, Harem’in kapı ve koridorlarında nöbet tutmuş fakat cariyelerin koğuşlarına, haremin iç dairelerine adım atmamışlardı. “Kara” sözcüğüne bozulmuşlar, ten renklerini hatırlattığı için kahve içmemişler ve ikramını hakaret saymışlardı. Haremin yetkin kadınlarının, “kırkının aklı bir incir çekirdeğini doldurmaz” dediklerine bakılırsa bir hayli de aşağılanmışlardır…
   Kara ağaların yetkileri 3. Mehmed devrinde iyice artttı. İki yüz elliden fazla oda, onlarca hamam ve avludan haremin yöneticisi oldular. 1903 yılında Osmanlı hanedanının sahip olduğu hadım köle sayısı 194 kadardı..
   Darüssaade ağaları (kızlarağası), padişahın gözünden düşene kadar görevde kalmışlardı. Bunların içerisinde en uzun süre görevde kalmış ve Osmanlı tarihinde oldukça etkili bir rol oynamış Hacı Beşir Ağa, 3. Ahmed ve 1. Mahmud’un hükümdarlığı dönemlerinde 29 yıl görev yapmıştır..
   Tanzimat’la birlikte birçok yetkilerini kaybetmiş, 2. Meşrutiyet’ ten sonra iyice etkisizleşmiş olan haremağalarının sonuncusu Said Ağa olmuştur.
   Azledildikten sonra, genellikle Mısır’a gönderilmiş ve burada kendilerine “azatlık” adı altında emekli maaşı bağlanmıştır. Bazı haremağaları, görevdeyken geleceklerini düşünmüş ve Mısır’da araziler satın almışlardır. İstanbul’da vefat edenler, Üsküdar’da Seyyid Ahmed Deresi civarında, Pilavcı Bayırı’ndaki kabristana gömülmüşlerdir..

   Saraya gelen cariyeler ; ya Kırım Hanlığı atlılarının Ukrayna ve Polonya ovalarından toplayıp getirmiş olduğu esireler ya da Azak ve Kefe sancakbeyi gibi görevlilerin satın alıp hediye etmiş oldukları veya Akdeniz’deki Cezayir korsanlarının ele geçirmiş oldukları güzellerdi. Bunlardan başka Kafkasya veya Akdeniz adalarındaki, Balkan dağlarındaki fakir fukaranın canları kurtulsun diye saraya göndermiş olduğu veya esirciye vermiş olduğu  genç kızlar da hareme gelmişti. 19. yüzyılda durum değişmiş ; daha çok hanedana ve halifeye bağlılık duygusu ile, Çerkez ve Dağıstan soylu kesimi, hanedana gelin verircesine kızlarını saraya göndermişlerdi..
   Yalnızca ilk iki hanedan üyesi olan Osman ve Orhan Gazi’nin annelerinin Türk, daha sonra gelenlerin tümünün yabancı olduğu bir hanedan !… İlber Ortaylı’ya göre, Osmanlı hanedanında iki tane büyükanne vardır. İkisi de Ukraynalı olan Hürrem Sultan ve Hatice Turhan Sultan… Yani resmen hanedanımız Türk-Ukrayna karışımıdır !…

   Harem denince akla hep cinsellik gelir ama Harem-i Hümayun, padişahın evi ve Enderun’u da içine alan bir eğitim kurumudur aslında.. Enderun, Osmanlı’ya üst düzey yöneticileri ; Harem ise kadın yöneticiler yetiştirmiştir ve her ikisi de yüksek, “sağır” duvarlarla birbirinden soyutlanmışlardır..
   Osmanlı sarayındaki resmi adı “Darüssaade-i Şerife” (Kutlu Mutluluk Evi) olan Harem Dairesi’ne, Hindistan saraylarında “Perde” denmiştir. Topkapı Sarayı’nın Harem’inde bazı kapılar için “perde” adının kullanılmış olması da bir başka ilginç konudur..

  Papaz Aubry de La Montraye ; 1703-1730 yılları arasında padişahlık yapmış 3. Ahmed Edirne’de, Harem Dairesi de boş durumdayken sandıklı saat onarması gereken bir saatçinin eşliğinde Harem’e girmişti. Onun gözlemleri büyük olasılıkla en gerçekçi saptamalardır :  “Duvarlar çinilerle kaplı. Yer yer de altın yaldızlı mavi lambriler görülüyor. Fıskiyenin suları yeşil taştan bir havuza dökülüyor. Türk evlerindeki havuzlar ve çeşmeler salt gözü okşamak için değil, abdest almak içindir. Haremağası bizi, birçok küçük odanın önünden geçirdi. Bunlar, keşişlerin ve rahibelerin hücrelerine benzetilebilir. Birinin içini görebildim. Kutusu bağa, sedef, altın ve gümüşle işlenmiş bir saat, gümüş aynalı alafranga bir masanın üstündeydi. Duvarda, süslü ve cam çerçeveli bir ayna vardı. Yedi yastığın sıralandığı muhteşem sedirin köşelerine gümüş sehpalar konulmuştu. Pencereler uzun boylu insanların bile ulaşamayacağı yükseklikte ; camlar kiliselerdeki gibi renkliydi..”
   Harem hakkında yazılanların çoğu uydurmadır. Esasen bu saray İstanbul ve bütün memleket ahalisi için esrarengiz bir makam-ı mukaddes sayılır. Hatta 2. Abdülhamid zamanında bile oraya girip çıkanlar sağına soluna bakamazlardı…
   Harem yüksek duvarların, derin ve kafesli pencerelerin gerisinde, güneşten yoksun bir labirent, kapalı bir dünya, bir tezatlar alemiydi… Yarı karanlık koğuşlar ve koridorlar, uzaktaki ulu ağaçların esintileriyle serinleyen çiçek tarhları, lalezarlar, mermer çeşmeler, havuzlar, asma bahçeleri andıran taşlıklar, ferah sofalar, çini kaplı duvarlar, yaldızlı kubbe ve tavanlar ; sandıklı saatlerin vuruşları, gümüş kafeslerdeki kuşların ötüşleri, kadın sesleri ve gülüşleri, ud, tanbur, santur nağmeleri ; zerduva, samur kürklü, sevai, ipek, Hind şalı, lahuri, Frenk kumaşından giyimli, Hürmüz incileri, Bedahşan yakutları, zümrütleri, Hind zebercetleri ve elmasları takıp takıştırmış, birbirinden güzel cariyeler, kapalı ve kasvetli dairelerde ve koğuşlarda bir tür çile hayatına katlanırlardı…
    Her topluluk gibi Harem’de de eşitsizlik vardı. Bu doğaldı… Güzelliği ve zekasıyla öne çıkanlar padişah gözdesi, ikbal ve giderek şehzade veya sultan annesi haseki olur, hatta günün birinde valide sultanlığa ulaşırdı. Bu raddeye çıkamayanlar, dokuz yıllık hizmet sürelerinin sonunda, ıtıknameleri (özgürlük belgeleri), elmas küpe ve yüzük, altın saat de içeren bir çeyiz takımı alarak, dışarıdan biriyle evlilik yapar, yani çirağ ederlerdi.
   16. yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar, saray hareminin, İstanbul ve taşra haremlerine görgü, giyim, kuşam, protokol, konuşma vb. konularda örnek olduğu kuşkusuzdur. Bu işlevi yerine getirenler ise “çıkma” denilen yöntemle gelin olup saraydan ayrılan cariyelerdir.      
  Sarayın enderundaki gençlerinin biruna çıkması, yani idarede görevlendirilmeleri gibi, harem halkı da kimi zaman padişah gözdesi dahi olsa saraylılarla veya diğer görevlilerle evlendirilirlerdi. Haremin kapısındaki “Hayırlı kapılar açan Allah’ım, bize de hayırlı kapılar aç” ibaresi bunu gösterir..

  Her padişah döneminde değişen cariye mevcudu, saray defterlerine göre 2. Selim zamanında 49 ; 1580’lerde 104 ; 3. Murad’ın ölümü sırasında 275 ; 1630’larda ise 400 idi.. 1. Mahmud dönemine ait bir liste ise, 18. yüzyıl ortalarında haremde 456 cariye bulunduğunu gösterir. Bu sayılara Eski Saray cariyeleri de dahildir. Aslında Topkapı Sarayı’ nın yüksek duvarlarla çevrilen Harem-i Has’ı, dönem dönem farklı olsa da 100-150’den fazla cariyeyi barındıracak genişlikte değildir…

  Akşam yemeğinden sonra Harem’e geçen padişahı hazinedar ustalar karşılardı. Yatma vakti geldiğinde hünkar dairesindeki kagir ve güvenlikli yatak odasında (taş oda, mebit-i has) dinlenmeye çekilirdi. Altın bir şamdanda kol kalınlığında ve amber kokusu yayan bir mumun yandığı bu odada, hazinedar usta ve yardımcıları padişahı soyup gecelik entarisini, takkesini giydirirlerdi. Eğer yalnız yatacaksa, gece boyunca iki kalfa cariye nöbet tutardı. Padişahlar, dört direkli bir nevi karyola (şirvan) içinde yatarlardı. Direkler ve tahta karyolanın üstü pek süslüydü. Yattıkları zaman, değerli kumaşlardan yapılmış perdelerle yatak kapatılır, önce Hünkar Hamamı’na gidip temizlenirler, sonra hamamın karşısındaki Hünkar yatak odasına giderlerdi. Padişah yatınca hem valide sultan dairesi hem de Hünkar Sofası tarafındaki kapılar kapatılır, odanın kapısında ustalar nöbet tutardı…
 
   Harem’e özgü disiplin şu sonucu veriyor ki, kadınlara aşırı düşkünlüklerinden dolayı harem kurallarına uymayan birkaçı dışında padişahların cariyelerle uluorta ilişki kurmaları olası değildi. Padişahla yatma şansını (nail-i istifraş) yakalayarak has odalık unvanını kazanan cariyeye Harem’de özel bir mekan ayrılması ; çocuk doğurduğunda ikbal veya haseki unvanıyla daha mükellef bir daire veya odaya yerleşmesi, ödenek bağlanması, hizmetine cariyeler verilmesi, giyim kuşamı, takılarıyla padişah eşi olduğunu göstermesi kaçınılmazdı..
  Harem halkına yılda üç kat elbise ve 5-30 akçe gündelik verilirdi. Saray, okuma yazma oranının hayli yüksek olduğu bir yerdi. Hatta bazı cariyelerin, hizmetlerinde bulundukları şehzadeler kadar düzgün imlası vardı. Harem kadınları Osmanlı kültürünü, dil ve musikisini kapardı ve evlenip dışarı çıkanlar, halkın arasında saraylı hanım olarak bu kültürü yayardı..
   Yetenekli veya yeteneksiz, güzel veya az güzel, sağlıklı veya sağlıksız olarak doğmuş olmanın ve zeka farklılığının insan hayatını harem kadar etkilediği bir başka mekan yoktur.. Harem bahtsız genç hayatların başladığı bir yerdir, talihi yaver giden kızlar en üst noktaya kadar tırmanır…

Leave a reply:

Your email address will not be published.