547) İSTANBULLULARIN DİLİ ..

 

İstanbul’un dili Türkçe idi. Türkçe dışında tarihin getirdiği, çeşitli dini-etnik grupların konuştuğu dillerden oluşan bir miras vardı. Bu dillerin en belli başlı olanları Rumca ve Ermenice idi. Bu dilleri konuşanların kiliseleri de başkentteydi. Okulları, matbaaları vardı. 
 İstanbul Musevileri dilleri ve gelenekleriyle sadece İstanbul’un değil, tüm dünyadaki dindaşları arasında da en ilginç gruptu. 15. yüzyılın İstanbul’unda Bizans mirası bir Musevi cemaat vardı. Romanyot diye biline bu grup Yunanca konuşurdu. Bu grubun Osmanlı kültürüne ilk katkısı da, hahambaşı Moses Capsali’nin torun yeğeni Eliyah Capseli’nin kaleme aldığı Osmanlı Tarihi’dir. Museviler arasında Yunan dili az zamanda eridi. 15. yüzyıl sonunda çoğunlukla İspanya’dan ve Avrupa’nın diğer taraflarından dalga dalga gelen Musevi mültecilerle dünya başkentine İspanyolca girdi. İstanbul Musevilerinin İspanyolcası, bugün artık örneğine İspanya’da veya Güney Amerika’da rastlanmayan ; İspanyolca uzmanlarını bile araştırma için Balat-Hasköy’e çeken eski Kastilya lehçesidir. 19. yüzyılda Musevi Cemaati eğitim reformlarına girişti. Alliance okulları 1870’lerde eğitime başlayınca Musevi aydın sınıfı Fransızca’yı tercih ettiler. İspanya’dan geldiklerinde kutsal yazı dilleri ladino / judeo espaglone denen ; İbrani harfleriyle yazılan İspanyolca sözlü, yer yer İbranice cümle kurgulu özgün bir yazı diliydi. Ancak bilen bilir, yazanlar anlardı. Din adamları ve araştırmacıların dışında İbranice’yi okuyan, bilen yoktu. İstanbul Musevi topluluğunun dili, argosu, musikisi ve gelenekleri bugüne kadar ciddi araştırma konusu olamadan hemen hemen kaybolmak üzeredir..



 Dünya başkentinde İtalyan dili, has Toscana lehçesinden başlayarak her çeşidiyle konuşulurdu. 18. ve 19. yüzyıllarda İstanbul’a yeni hayat arayan bir yığın İtalyan gelip yerleşti. Çoğu inşaat işçiliği, marangozluk, demircilik gibi işlerle uğraşıyorlardı. Bu işçi sınıfının konuştuğu İtalyan lehçeleri, İtalya’nın her bölgesindendi ve kısa zamanda Türkçe, Rumca, Ermenice ve Kastilyan sözcüklerle doluştu. 
 19. yüzyılın gezgin yazarı Edmondo de Amicis ; “İstanbul İtalyanlarının çoğu konuştukları İtalyanca’yı ancak kendileri anlarlar,” diyor. Cenevizli, Venedikli ve Toscanalı koloni Bizans’tan mirastı. Kırım’ın fethinden sonra oradan da Cenevizli bir kalabalık gelmişti ; başka başka Katolik gruplarla birlikte Latin-Katolik cemaatini oluştururlardı. 
 Ayrıca, küçümsenmeyecek sayıda bir Bulgar nüfusu vardı. 19. yüzyılın ortalarında Bulgarların ilk gazeteleri ve önemli basımevleri İzmir ve İstanbul’da kurulmuştu. Arnavutça, Arapça, Sırpça da duyulan dillerdendi. 
 İstanbul’un Çingeneleri kendilerine özgü, zengin argolu ve farklı sözcük dağarcığı olan bir dil konuşurdu. 19. yüzyılda özellikle Üsküdar’da yerleşen kalabalık bir İranlı grubu vardı. Çoğu Azeri lehçesi kullanırsa da Farsça da konuşurlardı. 
 İstanbul’da Rumca’dan Farsça’ya kadar bir yığın dilde gazete çıkar, kitap basılırdı. Araştırılıp öğrenildikçe görülür ki, büyük şehirdeki basın ve yayın hayatı şaşırtıcı gerçeklerle doludur. Karagöz perdesini dolduran rengarenk dil ve şiveler bu gerçeği yansıtır. 

 İstanbul yakın zamanlara kadar her köşesi bir Babil Kulesi olan şehirdi. Bu dillerin birbirini ve Türkçe’yi etkilediğine de kuşku yoktur. “Paydosta mağaza kapandı, fistan alamadım ; hava poyrazdı, yalının fenerini yakamamış” ifadesine bir göz atalım : Fiiller dışında ; mağaza İtalyanca, fistan İtalyanca “fustagno” biçiminden, Arapça “fustan” dan geçme, hava Farsça, diğer deyimlerin hepsi, yani yalı, poyraz, fener, paydos ise Rumca…
 Kalabalık bir liste oluşturan denizcilik deyimleri ; günlük dile giren kanca, parça gibi sözler İtalyanca ; Arnavutların dilinde güverte, Venediklilerin “coverta”sından ; yine Venediklilerden geçme başka bir sözcük de iskele, “scala” dan..
 Gocuk, kaban, koçan (mısır veya makbuz koçanı) , piştov, izbe, dobra dobra gibi sözler de Slav dillerinden geçme.. 
 İş argoya dökülünce bu renklilik daha da artıyor. Zaten argo kadar evrenselliğe açık bir dil alanı zor bulunur. Binanın yüzü, fasadı gibi kullandığımız kelime, İtalyanların “faccia”sı, külhanbeyi argosunda alırım façanı aşağıya” olmuş. 
 İstanbul Türkçesi ; Türkçe’nin hası, imparatorluğun edebi ve resmi dili olarak kabul ediliyor. Ama İstanbul’un her semtinin, her sınıf halkının da aynı ağzı konuşmadığı açık..
 Genellikle eski Aksaray-Fatih semtlerindeki konuşma dili, örnek Türkçe sayılır. Nedeni ise; bu semtleri bürokratların, medrese ulemasının, öğretmen-öğrenci takımının 15-16. yüzyıldan beri mekan edinmeleri olabilir. Bir de şehrin fethinden hemen sonra Karaman ve Aksaray’dan kalabalık grupların bu semtlere zorla yerleştirildiklerini unutmayalım. 
 Bazı semtlerin halkı seslilere bastırıp, “yapo’rlar” derken, kimileri de inadına sessizleri vurgulayarak “yapıyollar” derdi. Kimisi “yapicek” derken, öbürleri de “yapıcak” diye meram anlatırdı. İstanbullu “dokanmak” derdi. Kendisine yağlı yiyeceklerin “dokandığından” bahsederdi. 
 Hiçbir zaman ciddi bir fonetik laboratuvarı kurup, telaffuzunu saptayamadığımız Türkçe’nin, dünü gibi bugünü de meçhul. Avrupa ulusları ; tiyatrolarında, üniversitelerinde hangi telaffuzu kullanacaklarını biliyorlar. Biz ise, bugünkü İstanbul’da, İstanbul Türkçesi diye özgün bir Türkçe’den bahsedemeyiz artık.. 



İLBER ORTAYLI’nın “İstanbul’dan Sayfalar” adlı kitabından derlenmiştir..

Leave a reply:

Your email address will not be published.