54) “KADI”NIN ADI VAR !…

   Osmanlı mahkemelerinin bugünkü anlamda mevcut mahkemelerden farklı yönleri vardı. Mahkemeler, sadece hukuki anlaşmazlıklara bakmamakta, noterlerin yaptığı birçok işlemleri, senetleri, belgeleri de düzenlemekteydi. Bugün belediyeler ile kaymakam ve valilerin yetki ve görev alanında bulunan bir çok iş de kadıların sorumluluk alanına girmekteydi. Kadı, Osmanlı döneminde sadece bir hakim değil, ondan çok daha geniş yetki ve sorumlulukları bulunan bir görevliydi. Bunun çok trajik sonuçları da olmuştur. 4. Murad Bağdat seferine çıktığı sırada yolların karını küretmeyen İznik kadısını astırmıştır. Bu, kadının orada idari görevini aksatmasından ileri gelmektedir. Aslında bir nevi dokunulmazlıkları vardır. Kendileri ne boğdurulur, ne de kılıçla siyaset uygulattırılır. Ama gel gelelim, o karışık dönemin astığı astık, kestiği kestik bir padişahına rast gelmiş gariban !..
   Osmanlı topraklarında görülen davalarda, ilgili işlerin hallini hızlandırmaya yarayan sadeliği, özellikle mahkeme işlemlerinin ve sonu olmayan davaların uzun sürmesinden dertli olan Batı’da, Osmanlı yargı yetkisinin en önemli avantajlarından biri kabul ediliyordu. Seyyahlar, Türk hukuku hakkında son derece olumlu olan gözlemlerini Batı dünyasına sunarken, kendi hukuk anlayışlarındaki noksanlıklarını karşılaştırmalarla dile getirmişlerdi. Avrupalılar, özellikle çabuk ve adil hüküm verilmesinden etkilenmişlerdi !.. 
   Birçok seyyah ve elçinin üzerinde durdukları bu konu, Papalık tarafından bile kabul edilmişti. Papa X. Leo’ nun Özel Kalemi olan Kardinal Jakob Sadolet, 16. yüzyılın başlarında bir hukukçuya ilginç bir mektup göndermişti : “Türkler’in bizde hiç bilinmeyen bir geleneğini, yani hukuk davalarında konu dışına çıkmaktan kaçınmalarını ve tüm anlaşmazlıkları az sayıda kelimelerle ortadan kaldırmalarını övmekten kendimi alamıyorum. Hangi ölümlü, bizde sonunda bir hiçin büyük bir meseleye ; masala benzer bir olaya dönüştürüldüğü en küçük olaylar hakkında bile yığınlarca protokolleri ve belgeleri ; devasa dosyaları gördüğünde öfkeye kapılmayacak kadar aklını kaçırmış ; insanlıktan bu kadar uzak kalmış olabilir. Cinayeti ve katli, ailelerin yok oluşunu ve devletlerin çöküşünü doğuran veba budur..”
   Avrupalıların şikayetçi oldukları bu durum, Osmanlı yargı sisteminde yaşanmıyordu.. Nitekim Avusturyalı Gerlach’ın seyahatnamesinde belirttiği gibi, Türkiye’de bir dava yüzünden 10, 20, 30, hatta 50 yıl mahkemelerde sürünmek gerekmiyordu…
   16. yüzyılın ikinci çeyreğinde Türkiye’ye gelen ünlü Fransız Doğu bilimcisi Guıllaume Postel’e göre, Osmanlı Sultanı kısa ve özlü mahkeme biçimi ve önlemleriyle vatandaşlarının kanuni haklarını koruma altına almıştı. Postel, eserinde Avrupa’da var olan sistemi eleştirip, sonu gelmeyen mahkemelerden, yazışmalardan bahseder. Mahkemelerin sonuçlanmamasının sürekli yeni davaların açılmasına sebep olduğunu söyleyen Postel, Fransız mahkemelerini Türk adaletiyle karşılaştırdığında, utanç duyduğunu itiraf eder.İngiliz Kralı 8. Henry bile iddialara göre, Kanuni Süleyman’ın kanunlarını kendisine aktarmaları için güvendiği adamlarını Türkiye’ye göndermiştir..
   1522 yılına ait “Türk Kitabı”nda da Osmanlı ve Avrupa yargı sistemi karşılaştırılır. Kutsal Roma-Germen İmparatoru’nun “eşitlik ve adalete dayanarak hüküm vermesinden çok, güçlünün yanında yer aldığı” ifade edilir. Fransız Jean de Villamont ise oldukça iğneleyici bir şekilde, Hz.İsa’ya inancın eksikliğine rağmen, bu durumun Türkleri adil ve uygar olmaktan alıkoymadığını yargılar…
   Osmanlı adalet sisteminin etkisine bugün bile Alman kültüründe rastlanır. Leyla Coşan’ın Alman gazete ve dergilerinde yaptığı araştırmada “kadı” kelimesinin ; “Kadı Önüne Çıkmanın Bedeli”, “Fujitsu-Siemens, telif hakları yüzünden kadı önünde”, “Rüşvet suçlamaları onun kadı önüne çıkmasına neden oldu” şekillerinde Almanca’da sık sık mahkeme karşılığında kullanıldığı görülmüştür.

   Orta Doğu devlet ve hükumet sisteminin temel prensibi, özel bir yorumu olan adalet kavramına dayanır. Bu adalet kavramı, halkın şikayetlerini doğrudan doğruya hükümdara sunabilmesi ve onun emriyle haksızlıkların giderilmesi demektir.
   Hükümdarın dikkatini çekmek ve şikayet sunmak için saraya yakın bir yerde ateş yakmak adetini, 17. yüzyılda İngiliz tüccarları kullanmışlardır..
   Hükümdara doğrudan doğruya erişebilme, şu sebepten önemli sayılırdı : Hükümdar, Tanrı’dan başka kimseye karşı sorumlu olmayan tek otorite olarak, haksızlığı giderebilecek en yüksek otoritedir. O, kendisinin otoritesini temsil edenlerin hepsinin üstündedir ve onların yaptıkları kötüye kullanmaları ancak o bertaraf edebilir…

   Osmanlılar her zaman şeriat ile, padişahın yasası anlamındaki kanun arasında (örfi kanun) açık bir ayrım yapmamışlardı. Şeriat tarafından uygun görülen şeyleri belirtmek için kullanılan “şer’en” sözcüğü, genel kullanımda “hukuken” anlamına geliyordu…
 
   Osmanlı Devleti imparatorluk genelinde merkezi olarak kontrol edilen geniş bir mahkemeler ağını destekledi ve özümsedi. Kadılar bu mahkemelerin önde gelen siyasal pratisyenleri konumundaydılar. Bu sistem içinde hukuku yorumladılar, korudular ve arşivleridir..
 
   Kadı mahkemeleri Osmanlı gayrimüslimlerinin gündelik yaşamlarında en önemli rolü oynayan hukuki kurumlardı. Otorite olarak her zaman ağır bastıkları cemaat mahkemelerinin aksine, dini hukuku bölgeselleştiriyorlardı. Yahudiler “halaka”, Hıristiyanlar kilise kanununun kendilerine tanımadığı bazı hakları, İslami hukuk kendilerine tanıdığı için, bu durumdan bazen karlı çıkıyorlardı…

   Osmanlı kadısı mahkeme yargıcı olduğu gibi, aynı zamanda bir noter, şehirdeki vakıfların müfettişi ve tabii ki belediye reisidir. Yani şehrin asayişini yürütmekle görevli zabitleri, subaşıları, asesbaşıları o denetler ve onların amiridir. Çarşıda esnafı kontrol eden “muhtesib” dediğimiz memur ona bağlıdır ve burada çok ilginç bir görev birliği olmakla birlikte bu, diğer imparatorluklarda da aynıdır..

   Kadı Osmanlı ilmiyye sınıfının üyesidir. Yani medreseyi bitirmiş olması, icazet alması gerekir. Medreseyi bitiren insanlar mesleklerine üç kariyerde başlarlar. Birincisi “İkta” dediğimiz müftülük, ikincisi “Tedris” dediğimiz müderrislik (profesörlük) ve üçüncüsü de “Kaza” dediğimiz yargı yolu yani kadılık…
   15. ve 16. yüzyıllarda “Sahn-ı Seman” denilen, “Fatih” veya “Süleymaniye” medreselerinden birini bitirmiş olmaları gerekiyordu. Buradan “danişmend” olarak çıkanlar, hocalarından icazet alanlar, karma bir ilmi kurulun önünde yazılı ve sözlü sınava girerler ; başarılı olurlarsa “İstanbul Ruusu” denen dereceyi almaları uygun görülürdü. Bu ruusu alamayan bir adam kırk yıl medresede sürünse de bir itibar görmezdi. Böyle kişilerin imparatorluk içinde kadılık yapması pek olası değildi..
   Kadılar 25 akçe gündelikle göreve başlarlardı. Bu ne demektir ? Mahkemeye gelen harçlardan kendi maaşını alacaktır. Zamanla terfi ederek, gittiği her yerde 1,5- 2 yıldan fazla kalmadan yer değiştirirler..
   Osmanlı kadısı terfi eder, bir yere gider, döner ve İstanbul’da tekrar bekler, daha üst bir yere terfi eder ve buna “mazuliyet” denir. Bekledikçe sonunda yüksek bir sancağa “mevleviyyet” payesi ile atanacaktır. Bu paye için İstanbul’da  bekleyen eski kaza kadılarına “tahtabaşı” denir…
 
   O dönemlerden, konuyla ilgili bir fıkra ;   Kırklareli’nden (o zamanki adıyla Kırkkilise) gelen bir kadı uzun bir bekleyiş sırasında önemli bir sancak merkezi olan Manastır’a kadı olarak atanması için dilekçe verir, ısrar da eder.. Diyorlar ki, “orası çok önemli bir merkezdir, senin oraya deneyimin yetmez”.. Kadı da, “canım” diyor, “Kırk tane kiliseyi idare ettik te bir manastırı mı idare edemeyeceğiz ?”..

   Yeniçeri Ocağı kaldırıldığı zaman asayiş örgütü de sarsıldı. Çünkü asesbaşı, subaşı gibi, şehirlerin emniyet amirleri de ocaktandı. Birdenbire kadıların görevleri azaldı. Bir süre sonra vakıflar da ayrı bir nezaret olarak birleştirilince, kadıların bunlardan da eli ayağı çekildi. En sonunda, idari anlamda mahkemeler kuruldu, ceza mahkemeleri kuruldu ve kadıların yargı görevleri de sadece bizim özel hukuk alanı dediğimiz davalarla sınırlı kaldı…      

Leave a reply:

Your email address will not be published.