532 ) BİLİMİN DOĞUŞU …

 

Diğer tüm mitolojilerden daha iyi bilinen Yunan mitolojisini bir örnek olarak düşünelim. Önce Yeryüzü (Gaia), Kargaşa’dan (Kaos) yaratıldı (kimin yarattığı belirtilmiyor). Gaia sonra Gökyüzü’ (Uranos) doğurdu. Gökyüzü Yeryüzü’nün üzerine yağarak bereket getirdi, bitkiler, hayvanlar ortaya çıktı..
Yunan mitolojisi bizlere MÖ 8. yüzyılın İzmirli ozanı Homeros’un ve ondan muhtemelen bir yüz yıl sonra yaşamış olan Hesiodos’un eserleriyle ve diğer bazı yazılı metin ve sözlü geleneklerle ulaşmıştır. 19. yüzyılda büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde Avrupa ülkelerinin ve ABD’li bilim insanlarının başlattıkları arkeolojik çalışmalara kadar, bu mitoloji Yunanlılara has sayılıyordu. Ancak Mezopotamya’da yapılan kazılarda ele geçen çivi yazılı kil tabletler ve içeriklerinin okunması bilim dünyasını hayretler içinde bıraktı. Yunan mitolojisinin pek çok motifi, hatta hikayesi, bunlarda vardı. Bu öyküler, görüldüğü kadarıyla Yunanlılar ortaya çıkmadan çok önce ağızdan ağza dolaşıyor, hatta kayıtlara geçiriliyordu. 
Ama en büyük şok, 1873 ve 1874 yıllarında Ninova’da yapılan kazılarda ele geçirilen malzeme nedeniyle yaşandı : British Museum’un Doğu Antikaları bölümünden George Smith, burada bulunan kütüphanedeki kil tabletlerde Tevrat’dan bilinen Yaradılış, İnsanın Cennetten Kovuluşu, Tufan, Babil Kulesi, İbrahim’den Önceki Peygamberler Zamanı ve Nemrud hikayelerinin putperest geleneği içerisinde sunulmuş şekillerini bulmuştu.. Avrupa’da yer yerinden oynadı. O zamana kadar Tanrı’nın Musa’ya ilham ettiği sanılan bu hikayeler, Musa’nın lanetlediği putperest geleneğinde de aynen mevcuttu..
Geçen yüzyılın sonunda Avrupalı Doğubilimciler Tevrat’ın Pentateuch denilen ilk beş kitabının, temelleri ta eski Sümerlilere kadar inen çok eski bir mitolojik geleneğin bir parçası olduğunu anlamışlardı. Ortadoğu’nun tamamı, hatta kısmen Mısır’ı da içine alacak şekilde, çok eski bir ilahiyat geleneğine sahip görünüyordu. Bu gelenek doğal olarak temasa geldiği yabancı kültürleri etkilemiş, hele düzeyi Ortadoğu kültürlerinin düzeyinin altındaki kültürler bu etkiyi çok daha güçlü hissetmişlerdi..
Daha sonra Anadolu’da yapılan arkeolojik buluşlar, daha önce Mezopotamya, Suriye ve Doğu Akdeniz’in sahil bölgelerinde yapılan keşiflerin ilham ettiği teorileri daha da güçlendirdi. Uygarlık, Ortadoğu’dan ve Mısır’dan Yunanca konuşan aleme akmış gibi görünüyordu..
Fakat Yunanca konuşan insanların kültürleri ve bunların oturduğu yerlerdeki kültürel gelişme ile Ortadoğu’nun kültürel gelişmesi karşılaştırılınca çok önemli, hatta temel addedilebilecek bazı farklılıklar görülmeye başlandı. Her şeyden önce, Ortadoğu’da (ve Mısır’da) gelişme çok, ama çok yavaş olmuştu. Buralarda binlerce sene alan bir adım, Yunanca konuşulan kültür çevresinde onlarca hatta bazen birkaç yılda atılmıştı !..
Ortadoğu’da ve Mısır’da din de Sümer’de edindiği kalıpların dışına çıkmamıştı. Tek tanrılı sanılan Musevi dininin de temelinde nihayet bir kabile tanrısı olan YHWH’nin yatması tamamen Ortadoğu putperest din şablonuna uygundu. Ortadoğu dini, bir tarım toplumunun getirdiği astronomik düzenleme, çiftçi / çiftçi olmayan işbölümünün gerektirdiği katı hiyerarşi ve tarım toplumunun muhtaç olduğu sıkı düzen üzerine kurulmuş bir din şemasına sahiptir ve örneğin, avcı toplumların bireyi öne çıkaran şamanist dinlerine benzemez..
Bu tarımcı din şeması Ortadoğu kültürlerini yaklaşık 8 bin yıl önce tarımın icadıyla meydana geldiği sanılan ve Gordon Childe’ın Neolotik Devrim adını verdiği değişimden beri yönetmektedir. Din, burada hem tüm alemi açıklayan hem de bireyin yaşamını düzenleyen bir fonksiyona sahipti.. Yani, hem bilim hem de hukuktu..

Tarımcı dini, bu şemasıyla, Yunanca konuşan toplumlarla karşılaşınca, kaçınılmaz bir şekilde onları ve özellikle onların yerli dinlerini etkiledi. Sonunda karşımıza Yunan mitolojisi çıktı.. Bu mitoloji de binlerce yıl süresince kendini yaratmış olan halkları etkileyebilir, onların inanç dünyalarına hükmedebilirdi. Fakat ne hikmetse bu böyle olmadı. Anadolu’nun batı kıyısında oturan, kısmen Girit, kısmen de Peloponez’deki Yunan şehirleri tarafından kurulmuş olan “koloniler”de yaşayan ve Yunanca konuşan, fakat etnik köken olarak Yunanlı/ Anadolulu kırması insanlar, mitolojiyi tatminkar, hatta inandırıcı bile bulmamaya başladılar. Nesillerdir Zeus’a dua edilmesine rağmen bugün de eskiden olduğu kadar gemi fırtınalarda kayboluyor, insanlar telef oluyor, mal- mülk heba oluyordu. Poseidon’a adanan tüm adaklara rağmen güçlü depremler Yunan şehirlerini kasıp kavuruyordu. Hades’e yapılan tüm yakarılar daha tek bir ölüyü bile geri getirmemişti. Asklepios dualara bazen cevap vererek bir hastayı iyi ediyor, ama bazen de etmeyeceği tutuyordu !..
Tanrıların dünyası keyfi idi ve bu, Yunan kolonilerinde yaşayan bazı Batı Anadoluluları rahatsız etmeye başlamıştı…

“Şu görünen alemin acaba başka, daha anlaşılabilir bir açıklaması olabilir miydi ?..”

İşte bilim bu soru ile doğdu !..



Leave a reply:

Your email address will not be published.