53) BEYOĞLU’NDAN SANATÇI ANEKDOTLARI..

   Kahvelere Tepebaşı’nda da rastlanır. Bunların en önemlisi “Kanuni Esasi Kıraathanesi”dir. Ama Tepebaşı’ndaki kahvelerin topuna birden “İzmir Kahveleri”  denir…Buralarda nargile de içilir..
   Kanuni Esasi Kıraaathanesi yaşamını 1970’li yıllara kadar sürdürmüştür.. Cahit Irgat Şehir Tiyatrosu’nda çalıştığı sıralar buraya çok gelir. Aktör Salih Tozan da gelir, masalara “Gözüm !, Canım ! Muhterem !” sözcüklerini dağıtır. Salih Tozan büyük oyuncudur ve gönül büyüğü insandır. Çok sürmeyen yaşamı boyunca yirmi dört kez evlenmiştir !.. Ama evliliklerinin çoğu üç ayı geçmez. Son evliliği için nikah memurunun karşısına çıktığı zaman görevli, kafa kağıdı evirmiş çevirmiş sonra da, “Bu, kafa kağıdı değil, kadın listesi ! ” demiştir..
   Bir dostunu gördüğünde, olağanüstü sevinmiş gibi, “Vay mirim” diyerek Osmanlı usulü bir tiyatro selamı verir ; “nerelerdesin ?” sorusuyla karşılaşınca da, “İki nikahla rakı kadehinin arasında volta atıyorum !” diye yanıtlar.. Nikahın birisi evdeki karısı, öteki de tiyatrodur.. Onun bir de meşhur “federasyon öyküsü” vardır. Kendi ağzından şöyle anlatır : ” Ulan, vaktiyle bir karı aldık, futbolcuya kaçtı.. Haydi o kafadan anlamıyor, ayaktan anlıyor, dedik. İkincisini aldık, o da güreşçiye kaçtı.. Üçüncüyü pazarlıkla aldım, bak futbolcuyla güreşçiye kaçmak yok, diye. Geçenlerde Beyoğlu’nda beraber yürüyoruz. Bir tanıdık çıktı karşıma. Ayaküstü laflamaya başladık, Bir de baktım, bizim karı yanımda yok. Ulan nerede bu karı diye, sağa sola bakındım, ilerde bir fotoğrafçı dükkanı önünde durmuş, resimleri seyrediyor..Hemen koştum yanına, hangi resme bakıyor diye bir göz attım ; yumruklarını göğsüne kaldırmış bir boksöre bakıyor. Yürü ulan namussuz, dedim, federasyona mı çalışıyoruz yani !…”

   Sanatçıların, hele birkaç içkiyle hafif çakırkeyif olmuşlarsa, sohbetlerine de, yaptıkları ince esprilere de doyum olmamıştır.. Bir gün Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ile arkadaşları “Le Bon” da otururlarken içlerinden biri, “Cemal Paşa Frankofildir (Fransız sever) , Enver Paşa Germanofildir (Alman sever) ” der. Masada oturan Süleyman Nazif’in, İçişleri Bakanı Halil Bey’i hiç sevmediğini bilen bir başkası, “Ya Halil Bey nedir ?” diye sorunca, Süleyman Nazif, “Ha o mu ? O sadece fildir !..” der.

   O dönemin meşhurlarından Neyzen Tevfik anlatıyor, ” Otuz seneden fazla var (1910-1920’ler) ; bir akşam Asmalı Mescit’ten geçiyorum. Baktım, bir çingene ayı oynatıyor. Etrafını çoluk çocuk çevirmiş ; seyrediyorlar ama, çingene ayıyı oynatamıyor. Çünkü ayı usta !.. Bir ehlinin elinde olsa mükemmel oynayacak. Ama ayıcı acemi..Ben o zamana kadar ayı oynatmadım ama, çok seyrettim. Çok seyrettiğim için biliyorum. Nihayet dayanamadım, sokuldum.. Çingenenin elinden ayının zincirini, halkasının ipini çekip aldım. Değneğini de, tefini de aldım..”Gel arkamdan ! ” dedim. Ayı elimde, çingene peşimde doğru “Tepebaşı Bahçesi” ne… Bu bahçe o zaman çok rağbette..Şişli’den, Kadıköy’den, bütün kibar semtlerden, muhitlerden hanımlar, beyler akın akın gelip bu bahçeyi doldururlar..İnce saz, orkestra dinlerler.. Bahçeye girdim : Hıncahınç ! İğne atsan yere düşmez. Ortaya doğru yürüdüm. Önce bir hayret, bir sessizlik, sonra kulaktan kulağa fısıltılar : “Neyzen, Neyzen Tevfik !..” Arkasından bir alkış.. Saz durdu, ben ortaya geldim. Tefi çalıp ayıyı oynatmaya başladım. Dedim ya : Ayı usta, mükemmel oynuyor.. Oynattıktan sonra, değnekle koltuğunun altından dürttüm : “Eskiden genç kızlar yavuklularını gördükleri zaman nasıl utanırlardı ? ” Ayı bir pençesini kaldırıp yüzünü tuttu, utanma taklidi yaptı.. Elimi uzattım : “Ya şimdi ne yapıyorlar ?” O da pençesini uzattı tokalaştık. Kahkaha, alkış, kıyamet.. Yine değnekle koltuk altından dürterek, “Kocakarılar hamamda nasıl bayılır ?” Yere uzanıverdi.. Yine kahkahalar, alkışlar.. Ayının zinciriyle değneği çingenenin eline tutuşturdum, tefi alıp seyirciden parsa topladım. Herkes, o zamanki kağıt yüz paralıklardan, çeyreklerden, mecidiyelerden, yeşil yirmi beş kuruşluklardan, elli kuruşluklardan boyuna tefin içine yağdırıyor. Tef, tıka basa doldu. Getirip çingeneye verdim. Adam, o kadar parayı bir arada görmemiş, bir daha görmesine de olanak yok. Paraları paylaşmak için davrandı. “Haydi haydi” dedim, “al o paraları da git, yalnızca ayı oynatmasını öğren !.. Ayı dediğin böyle oynatılır !..”

   1936’lardaCemal Reşit-Ekrem Reşit kardeşlerin “Lüküs Hayat”, “Üç Saat”, “Deli Dolu” operetleri oynanmıştır. “Şehir Tiyatrosu” sanatçılarının oynadığı bu oyunlardan “Lüküs Hayat” ta Semiha Berksoy da rol almış ve Nazım Hikmet’in kıskançlığını çokça uyandırmıştır.. O zamanlar Nazım Hikmet, Semiha Berksoy’un her şeyiyle yakından ilgilenmektedir. Sesine, sanat yeteneğine çok değer veriyordur. Kimi günler ona : “Yorgunum, bana bir şeyler okusana ” der. Semiha da ona Schumann’dan, Beethoven’den yürek paralayıcı parçalar okur.. Semiha’nın yanında koca Nazım sanki çocuklaşıyor, coşuyordur.Bir gün onun karşı kaldırıma geçişini seyretmiş, sonra yanına giderek : “Sana uzaktan bakmak, yürüyüşünü görmek hoşuma gidiyor” demiştir.. Nazım “Tepebaşı Bahçesi”nde “Lüküs Hayat”ı seyrettiğinin ertesi gününde de Semiha’ya şöyle der : “Dün gece senin yüzünden az kalsın kavga çıkarıyordum..” Doğrudur bu. Nazım oyunu seyrederken adamın biri Semiha’ya laf atmış ; Nazım da iskemlesini kaptığı gibi adamın üzerine yürümüştür. Olayı gülerek anlatan Nazım, Semiha’ya şunları söyler : “Ben seninle evlenirsem, sahneye filan çıkmak yok. Seni kapıdan dışarı bile bırakmam !” Semiha da, “Bunu şair, sanatçı Nazım Hikmet mi söylüyor ?” diye sorunca da, “evet, bunu şair, sanatçı Nazım Hikmet söylüyor..”  Ben, naçizane olarak, bunu Nazım’a hiç yakıştıramadım.. Son söylediği cümle şöyle olmalıydı : “Evet, bunu şair, sanatçı ve AŞIK Nazım Hikmet söylüyor !..”…  

   Sait Faik Abasıyanık’ın da bir uzatmalı sevgilisi vardır. Garip bir ilişkidir.. Koparlar, tekrar birleşirler.. Rum kadının adı Alexandra’dır.. Bir akşam Aziz Nesin’le Beyoğlu’nda kafa çekerler.. Birden Aziz Nesin’e “Hadi gidelim” der. ” Benim ıslığımı tanır, duyunca da açar kapıyı, tıpkı eskisi gibi..” Yola koyulurlar. Kasımpaşa’nın oralarda bir meyhaneye gelirler. Meyhaneci, garsonlar, hepsi de Rumdur. Hepsi de Sait Faik’i tanır. Oradan çıkar, bir başkasına girerler ve orada da içerler.. Oradakiler de Sait’in Rum kızına mecnun olduğunu, bütün başından geçenleri bilmektedirler. Tekrar yola çıkarlar.. Tozlu topraklı bir yere gelirler. Solda tek katlı bir ev vardır. “İşte burası !” der Sait Faik. Evin az ötesinde, demir direkte bir elektrik lambası vardır. Işığı, orasını koni biçiminde bir ışık vererek aydınlatmıştır ve o ışık huzmesinin dışında kıpırdayan bir karaltı vardır. Sait Faik’le Aziz Nesin yürüyerek oraya yaklaştıklarında, bir delikanlının, sarıldığı kızı öptüğünü görürler. Sait Faik birden geri döner : “Tuu, ulan benim kız bu be !…”
   Geri dönüş yolunda hep başka şeylerden konuşurlar !…

   “Nisuaz” kahvesinde Süavi Koçer bir gün yanındaki masada oturan bir “gündüz yosması”na özgürlük üzerine yazdığı şiirlerden birisini okumuştur. O gün orada Ankara’dan gelmiş olan Necati Cumalı da vardır… Bu, gündüz yosmaları öğleden sonraları gelip akşam dokuza kadar iş tutarlar ; akşam olunca da, evli olanlar otuz ya da kırk liralık kazançlarını doğru kocalarına taşırlar. Süavi’nin şiirini okuduğu gündüz yosması, bunların en akıllılarından biridir. Yaşamın içinde iyice pişmiş, filozoflaşmıştır. Şiiri ciddiyetle dinler. Süavi şiiri bitirince, “işte biz şairler, özgürlük şiirleri yazarız” deyince, o da “Nisuaz” tarihine geçen şu sözleri söyler : “Zaten özgürlüğü şairlerle orospular koruyorsa koruyor !…”

   Nahit Ulvi’den şu dizeler, aşkı ne güzel tarif eder…
“Bir şey var aramızda
 Senin bakışından belli
 Benim yanan yüzümden..”

Leave a reply:

Your email address will not be published.