525 ) OSMANLI VE ERMENİ SORUNU…

Ermenistan, eski zamanlarda bir ara bağımsız bir krallık halini almış, Roma’ya katıldığı tarihten itibaren bağımsızlığını kaybedince önce Doğu Roma İmparatorluğu sonra da Türklerin, daha sonra da Rusların yönetimine geçmişti. Anadolu’nun orta ve batı kesimlerine, özellikle İstanbul ve Rumeli taraflarına gelen Ermeniler, çarlık idaresinden kaçarak Türkiye’ye katılanlardır ki, Türklerin onları kabul etmesi o zamana göre eşi görülmemiş bir iyi niyetti. 
Ermeniler Rum Ortodoks Kilisesi içinde kaybolmuş kimsesiz bir topluluk iken, 1461′de Fatih Sultan Mehmet, Ermeni mezhebine özgü bir patrikhane kurulması için izin vermişti. Bu sayede ulusal, dini ve toplumsal gelişmelerini sağlamışlar, sonraları Osmanlı Devleti’nin himayesiyle bu yapılarını sürekli koruyabilmişlerdir. 
Türkiye’deki Ermenilerin Osmanlı saltanatından gördükleri himaye ve yardım sayesinde içlerinden bazıları ülkede ekonomik yönden önemli mevkiler elde etmişlerdi. Ayrıca cemaat olarak şirketler, dernekler, okullar kurma yetkilerine kavuşmuşlardı. Askerlik hizmetinden muafiyetleri dolayısıyla da Türklerden daha kolay nüfuz ve servet kazanmaları mümkün oldu. Bu gelişmeleri gören, çarlık eski yönetiminin kasıp kavurucu baskısından perişan olan Rusyalı Ermenilerin birçoğu, Osmanlı ülkesine iltica etmişler, devlet tarafından da kabul görmüşlerdi..
Patrikler ve cemaatleri uzun bir süre devlete sadakat gösterdiler. Sonra Eçmiyazin (“Üçkilise” ; Ermeni Ortodoks Kilisesi’nin günümüzde Ermenistan sınırları içinde yer alan ruhani merkezi) katoğikosu’nun (Ermeni Kilisesi hiyerarşisinde en üst konum) olumsuz etkisi İstanbul Patrikhanesi’ne girdi. Sonunda 1844 yılında Ermeni Patrikhanesi ayinlerinde “katoğikos” adının anılması kabul edildi. İşte o zamandan beri Ermeni Patrikhanesi ve ruhbanı, devlete sadakatten ayrılarak nankörlük açmazına saplandılar. Buna rağmen 1860 yılında Ermenilerin dini, milli ve sosyal işlerini güvenli bir şekilde ve kolaylıkla görebilmeleri için milli bir genel meclis kurulmasını da devlet sağladı..

   

Türkler tarım ve askerlikle, savaşlarla uğraşırken ; Rumlarla beraber, memleketin dış ticaretini ele geçiren, yabancılarla etkileşimlerini kolaylaştıran ticaret vasıtasıyla Batı medeniyeti ile Türklerden daha önce temas kuran Ermeniler, Tanzimat Fermanı sonrasında devlet görevlerine de girerek elçiliğe ve bakanlığa kadar yükseldiler..
Buna rağmen Osmanlı’nın 1876 Osmanlı-Rus Savaşı yenilgisi üzerine, Rus ordusu Ayastefanos’a geldiğinde, Ermenilerin “Rus dayımız” teranesiyle Türklere ettikleri nankörlük herhalde unutulmaz.. Rus orduları başkomutanı Grandük Nikola’ya, eski Patrik Harmaryan ve dostları bir dilekçe verdiler. İftiralarla dolu, Doğu Anadolu’da toprak ve bağımsızlık isteyen bir dilekçe. O sırada Ermeni Patriği olan Nerses Varjabedyan da Grandük’e bağlılık bildirmişti.
Bu savaş sonunda Sırpların, Rumlar gibi, bağımsızlığa, Bulgarların da özerkliğe kavuşmaları Ermeniler için bir teşvik oldu. Ama Ermeni krallığını hayata döndürmek imkansız olduğundan, Ermenilerin bu arzusu kısır kaldı. Mısır’da servet ve mevki sahibi olmuş Ermenilerin de katılımıyla gösterilen gayretlere rağmen, Türklerin felaketinden ve 13 Temmuz 1878′deki Berlin Antlaşması’na giren 61. Madde’den başka şey kazanamadılar. Bu maddeye göre :
“Osmanlı Hükumeti, halkı Ermeni olan vilayetlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Çerkes ve Kürtlere karşı Ermenilerin huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir.”
Ermenilerin uzun uğraşlar sonucu koydurdukları bu madde, onların Rus ve İngiliz siyasetleri arasında oyuncak olmalarına yol açacaktı..

Rus zaferiyle de ulaşamadıkları bağımsız hükumeti, Türk toprakları üzerinde kurma hayalinden vazgeçmeyen Ermeniler ; okullarında Türk düşmanlığını işlediler, aralarında yalnız Ermenice’yi yaymaya çalıştılar, ama bir yandan da devlet dairelerinde kazandıkları mevkilere dört elle sarıldılar. 
Bu arada, Rus nihilistlerinden ders ve ibret alan Rusya’daki Ermeni arabozucuların sevk ve idaresi altında, çeşitli adlarla kurulan ihtilal cemiyetlerine uzattılar. Rusya’dakiler dahil olmak üzere nüfusları, hem de dağınık olarak, üç milyonu aşmayan Ermeniler ; istediklerini alabilmek için, Balkan ulusları gibi, Avrupa devletlerinin dikkatini çekerek, Moralı Rumlar gibi, Hristiyanlık yardımıyla bağımsızlık kazanmak istediler..
Bu yoldaki ilk girişim Kumkapı olayıdır. 15 Temmuz 1890 günü, Ermeni kalabalığı, gösteri bahanesiyle Babıali’ye saldırıya hazırlanmaktaydı. Onları engellemekle görevli jandarma süvarisine karşı saldırıya yeltenenler oldu. Padişah, dikkat çekici bir olaya meydan vermemek için bu kalabalığın üzerine tulumbalarla su atarak dağıtılmalarını emretti. Sultan Hamid kan dökülmesinden çekindi. Fakat Ermeniler bu gösteriden sonra da iki kez İstanbul’da, bir çok kez de Anadolu’da büyük karışıklıklar çıkardı.
Maraş’ın kuzeyinde kalan Zeytun’daki Ermeniler, 1775-1850 arasında sekiz kez isyan etmişlerdi. 1861 yılında, o sıralar Fransa’nın Şam konsolosuna karşı gerçekleşen bir saldırının yol açtığı olayları kendi lehlerine istismar ederek, İmparator III. Napoléon’a Zeytun’da bağımsız bir Ermeni hükumeti kurulması için başvurdular. Bu dilekleri reddedilince, 1865 yılında Ermeni çeteler, çevredeki Müslüman halkı yok etme amaçlı bir isyan hareketi daha çıkardı.. Halbuki koskoca bir kaza olan Zeytun adeta özerk bir şekilde yönetiliyordu ve halkı da yılda 150 liralık maktu bir vergiden başka bir yükümlülük altında değildi.. Artan bu eşkıyalığın, Avrupalı ve Amerikalı mutaassıpların nazarında bile, mazur gösterilebileceği hiçbir mazeret yoktu.. Yine de Ermeniler burada 1876′da ve 1879′da iki isyan daha çıkardılar !..  

  

Batılı devletlerin himayesini bekledikleri ölçüde elde edemeyen Ermeni elebaşılar, bu sefer, Hristiyan milletlerin tutucu yönlerini tahrik etme yoluna gittiler. Türkiye’de karışıklıklar çıkarıp “Müslümanlar Hristiyan Ermenileri katlediyorlar” yaygarası ile Avrupa devletleri ve Amerika’nın dikkatini çekmek istediler. Bu amaçla, 1880 yılından itibaren ihtilal cemiyetleri kurmaya başladılar. Hınçak, Troşak sonra da Taşnaksagan adlarıyla kurulan cemiyetler, Türkiye’deki Ermeni kiliselerini, Ermenilere ait birçok bina ve evleri silah, mühimmat ve dinamit ile doldurdular..
İşte bu suretle, 1894 yılında, Ermenilerin Sason’da Müslüman halka karşı başlattığı kanlı saldırıdan dolayı Kürtlerle Ermeniler arasında feci bir katliam oldu. (Bu olay yüzünden, yaklaşık 20 yıl sonra, tehcir sırasında, Ermeni kafilelerine Kürt saldırıları yapıldı.) 
Bundan bir sene sonra, 1895 yılı Eylül ayında, Ermeniler Patrikhane kilisesinde toplanarak, Babıali’yi istila etmek istediler. Jandarma tarafından iyilikle engellenmeye çalışılırken silah çekerek bir jandarmayı katlettiler. Yine, Batı’ya karşı propagandayı engellemek amacıyla, askeri kuvvet kullanılmadı. Türk halkta, şiddete şiddetle karşılık vereceği yerde, yatıştırma ve iknaya çalışan hükumetin gücüne karşı olan itimat azalmaya başlamıştı.. Anadolu’da vuku bulan kanlı olayları duyup, bu olayların İstanbul’da da tekrarlanacağından korkan halk, canını ve ırzını korumak için, ne bulabilirse onunla silahlanmaya başladı. Hükumet askeri kullanmaya çekinirken, şimdi Müslüman halk karşılık vermeye başlayınca, durum daha da zorlaştı.. 
Ne yapacağını şaşıran aciz hükumet çareyi istifa etmekte buldu !. Yeni hükumet biraz daha cesaret göstererek, ama yine de yumuşak önlemlerle durumu idare etti. Fakat başkenti karıştıran bu olay, ahşap evlerle dolu bir mahallede yangının yayılması gibi, baştan başa bütün Anadolu’ya sirayet etti.. Ne Anadolu Türklerinde ne de Kürtlerinde Ermenilere karşı bir örgüt yoktu.. O zamanlar Anadolu’nun şehir ve köyleri arasında haberleşme hemen hemen yok gibiydi. Buna rağmen olayların bu kadar çabuk yayılmasına, Ermeni komitelerin neden olduğu bellidir..
İşte  Fransa, İngiltere ve Amerikan gazetelerinin Türklüğe silinmez bir leke gibi yapıştırmaya çalıştıkları Ermeni çatışmasının gerçek içeriği budur. Bizzat Ermeni bozguncular tarafından, düşündükleri siyasi propagandaya güç vermek için tutuşturulmuş, yıllarca körüklenmiştir. Bu karmaşa bütün Anadolu’da iki taraf arasında sanki bir iç savaş gibi devam etmişti. Halbuki düşmanlık yapanlar sadece Türklermiş gibi görüldü. Ermenilerin Türk halka, özellikle hiçbir işe karışmamış olan ihtiyarlara, çocuklara, hele kadınlara karşı vahşice cinayetleri kaleme bile alınmadı. 
Ve bu büyük zulmü teşvik etmek ve düzenlemek şaibesi de bir taraftan kinin, diğer taraftan gafletin sonucu olarak Sultan Hamid’e dayandırılmıştır. 

Kitabet hizmetinde bulunduğu on dört yıl boyunca tanık olduklarını, Ahmet Reşit (Rey) Bey, “İmparatorluğun Son Döneminde GÖRDÜKLERİM YAPTIKLARIM (1890-1922)” adlı kitabında tarafsız bir gözle anlatmaya çalışıyor.. Yukarıda paylaştıklarıma bakarak Sultan Hamid’i kayırıyor sanmayın, yerden yere vurduğu bölümler de yok değil.. 
Mabeyin katibi rütbesinde başlayıp 32 yıl farklı mevkilerde görevler üstlenmiş bir devlet memuru (valilik görevleri de var) tarafından yazılan, yakın tarihimize ışık tutan kitaplardan biri..     

Leave a reply:

Your email address will not be published.