51) BEYOĞLU’NDA GEZERSİN, GÖZLERİNİ SÜZERSİN !..

   

   Gerard de Nerval, 1843 yazında İstanbul’a geldiğinde, bir yüzü İstiklal Caddesi’ne, bir yüzü de Tepebaşı’na bakan bir kahve saptamıştır. Mevsim dolayısıyla yola masalar da atılmış olduğundan, Nerval burasını Paris’in Champs-Elysées Bulvarı’ndaki kibar kahvelere benzetmiştir.
   Beyoğlu’nun bütün zenginleri buradadır. Dondurma yenir, limonata, sütlü kahve içilir. Leylekler masa masa dolaşır, müşterilerin kendilerine şeker ve bisküvi şöleni çekmesini bekler. Kahvede Osmanlı’nın Fransızca yayınlanan bütün gazeteleri vardır : “Journal de Constantinople”, “Echo de Smyrne”, “Portofolıo Maltese”, “Courrier d’Athénes”, “Monıteur Ottoman”….
 
  
   Beyoğlu’ndaki bir başka kahveden ise, 1852 yılında Türkiye’ye gelen Théophile Gautıer bahseder. Bu kahve, Tünelbaşı’ndaki Mevlevi tekkesinin karşısındadır. Kahvenin duvarları yarıya kadar beyaz filelerle süslü sarımsı tahtalarla kaplanmıştır. Peykelerin üstündeki minderler ise kilimlerle örtülüdür. Altın yaldızlı ve siyah çiçekli aynalar duvarlara sırma kordonlarla asılmıştır. El biçimindeki çengellerde ise havlular vardır. Öteki Türk kahveleri gibi, burası aynı zamanda bir berber dükkanıdır. Pırıldayan kalkanlara benzeyen büyük bakır leğenler duvardaki raflarda yer alır. Leğenlerin yanı sıra Bohemya camından, yontulmuş billurdan yapılmış nargileler dizilidir. Nargilelerin maroken hortumları vardır. Mevsim yaz olduğundan müşteriler kapının önündeki peykeye oturmuştur. Buradan Tepebaşı’ndaki Küçük Mezarlık ta görüldüğü için, müşteriler kimi zaman da oradaki selvilere ve Mezarlık Caddesi’ne doğru sarkan mezar taşlarına bakmakla vakit geçirirler…

   19. yüzyılın ikinci yarısında Beyoğlu’nda en çok rastlanan şeylerden biri de sedyedir. Bu, bir çeşit tahtaravandır. Pehlivan yapılı ve acı kuvvetli iki uşak-hamal tarafından taşınan bu sedyelerle yabancı uyrukluların varlıklı olanları kiliseye götürülürdü.Kışın yabancı elçilik binalarının, “Unıon Française”, “Teutonia” gibi kulüplerin, Pera Palas Oteli’nin ve “Naum Tiyatrosu” nun önü de bu sedyelerle dolup taşardı…
   Sakızağacından yapılan bu sedyelerin ücreti, çorbacıya verilirdi. Ama taşıyıcılar da müşteriden ayrıca bahşiş alırlardı. Sermet Muhtar Alus, taşıyıcıların piyano hamalı gibi giyindiklerini söyler. Mor fesleri, camadan yelekleri, yün kuşakları, üzerine basılmış yumurta ökçe pabuçlarıyla bunlar Yunanlı gençlerdi…

   1865 yıllarında Taksim Caddesi’ndeki “Arşak’ın Kahvesi” çok nam salmıştır. Buraya Jön Türkler de gelir… Akşamları kahveyi ince saz coşturur. İnce saz, çoğunlukla Kör Sebuh’un yönetimindedir.
   Jön Türklerin bir arada göründükleri bir yer de “Café Flamme”dır. Fransız Bilim Akademisi üyelerinden ve biyolojide dönüşümcü kuramı savunanlardan Edmond Perrier İstanbul’a geldiğinde burada Sadullah Paşa, Münif Paşa, Ethem Paşa ve bütün Cemiyet-i İlmiye-i Osmani üyeleriyle buluşup konuşur.Şinasi ve Namık Kemal ile de bu kahvede tanışmıştır.
   Café Flamme’da çalgı ve şarkı da vardır.Yalnız, şarkıcılar burada alafranga söylerler. En ünlüleri de Fransız şarkıcı Rizette’dir. Ne var ki, müşteriler Rizette’den çabuçak bıkacak, o da adını Finette’e çevirerek Alhambra şarkılı kahvesine geçecek ve Ahmet Mithat Efendi’nin dediği gibi, binlerce gaz ışını arasında bir defa daha parlamak yolunu araştıracaktır…
   Flamme Kahvesinde garsonlar hep kızdır. Gece yarısından sonra evlerine dönerken müşterilerden birinin kendilerine eşlik etmesine ses çıkarmazlar. Dahası, gecenin o ilerlemiş saatinde müşterileri bir de kendi evlerine dönme yorgunluğundan kurtarmak için (!) onları yataklarına alırlardı.. Kahvede şampanya şişelerini patlattıranlar, o gece kızlardan birini alıp gideceklerine iyice inanırlar. Ama kimi zaman kızlardan şöyle karşılık alınır : “Özür dilerim, Bu gece eşlik için bir efendiye söz verdim. Başka bir zaman da sizin eşliğinizi kabul ederim..”
   19. yüzyılın sonlarına doğru Beyoğlu’ndaki kahveler, meyhaneler, içkili yerler daha da çoğalır. Ahmet Rasim yüzyılımızın başında Tünel’le Galatasaray arasında en az on beş kahve ve gazinonun adını sayar. Bunların çoğu, gündüz kahve, gece meyhane, çalgılı gazino durumundadır. En tanınmışları da “Café Couronne” ile Aznavur Pasajındaki “Café de Commerce” dir.
   Couronne dar ve pis kokuludur. Ama müşteriden de içeriye girilemez. Kemençeye dördüncü teli eklemek hünerini gösteren Kemençeci Vasil oranın bülbülüdür. Pahalı mı pahalı bir yerdir…Ahmet Rasim : ” İki şişe düz rakı, üç tabak mezeye yarım İngiliz verince insan hemen ayılır” der.. Couronne’un karşılıklı iki duvarı aynalarla kaplanmıştır. Böylece ayna, ayna içinde görünür. Bunlar, iki sıra boyunca yanmakta olan gazları da gözün uzanabildiği yere kadar çoğaltır..
   Pahalılıkta Commerce de, Couronne’dan geri kalmaz. Burada da bir süre dinlenmek için Mecidiyeyi gözden çıkarmak gerekir. Düz rakı içildiği zaman da Couronne’da ödenen para ödenir. Ahmet Rasim buraya gelirken ceplere mandalina, elma sıkıştırılmamasını öğütler. Onu dinlemeyecek olursanız bunların da parasını vermek zorunda kalırsınız !..
   Bu arada, yukarıda iki kez adı geçen “Düz Rakı” dan da bahsedelim… Rakının yakın geçmişe kadar adı, anason yerine sakız katılan ve “mastika” denilen sakız rakısından ayırt edilmek için, “Düz Rakı” idi..Buna kısaca “düz” diyenler de vardır. Küçük Virjin’in  bir kantosunda yer aldığı gibi :
Mastika, düz hoş olur
Rakı içen sarhoş olur
Kalmadı rakı parası
Elimde kadeh yarası
Yandı ciğer kebap oldu
Vefasız yar yüzünden
Benim halim harap oldu…

   Commerce’de nargile de içilir. Bir bilardo salonu da vardır. Bamkota ( Ters yönde giden iki bilardo topunun üçüncü top tarafından vurulması), Karambol (Üç topun çarpışması), İtalyan ve İspanyol bilardoları, en çok oynanan oyunlardandır.
   Concordıa, Fransızların caf-conc (café-concert) adını verdikleri çalgılı yerlerdendir. Ayrıca gizli bir kumar salonu da vardır. Bu gizli kumar salonuna Crıstal’de de rastlanır. Her iki kahvenin sahipleri de yabancı uyruklu oldukları için, polis görevlileri buraya baskın yapamaz. Fehim Paşa’nın hafiyeleri de giremez. Cristal’de bütün garsonlar, Café Flamme’da olduğu gibi kızdır…
   Missirie, Cadde-i Kebir’dedir. 1860-70 yıllarının hemen hemen en lüks otel ve lokantasıdır. Asıl adı Hotel d’Angleterre’dir. Burayı Jacques Missirie diye biri tuttuğu için onun adıyla anılır…

   İşte o dönemlerdeki meşhur Beyoğlu mekanlarından bazıları… Bu mekanlarda geçen bazı olayları ve olay kahramanı olan ünlüleri de bir başka yazıda aktarırım…  

 Salah Birsel…
            

Leave a reply:

Your email address will not be published.