506 ) OSMANLI’DA EĞLENCE TOPLULUKLARI ….

   

Şubedebazlar (hokkabazlar) eskiden İstanbul’un lubiyyat (eğlenceler) topluluklarını oluştururlardı. Gerçekten bunlar, çeşitli meslek ve ustalık sahibi 150-200 kişinin bir araya gelmesinden meydana gelmiş “ocak”lar halinde yaşar, çalışır ve kazanırlardı. İstanbul’un belli başlı semtlerinde belirli hanlarda bulunurlar, evlenme, doğum, donanma gibi genel şenlik zamanlarında çağrılırlar, alay halinde giderler ve gösteri yaparlardı. Bu toplulukların her birine “kol” adı verilir, kolbaşının adıyla Ahmet Kolu, Samurkaş Kolu, Yanaki Kolu diye anılırlardı. Oyuncu sayısı yüzü geçen bir “kol” içinde neler neler bulunmazdı.. Çalgıcılar, şarkıcılar, dansçılar, Karagözcüler, Meddahlar, taklitçiler, güldürücüler hep bunlar arasındaydı..  
Kol halinde yaşayan ve gösteri yapan şubedebazlar arasında önemli bir bölümü de cambazlar, hokkabazlar ve kuvvet oyunları gösteren zorbazlar ile hayvan oynatanlar oluşturmaktaydı. 
Bu alanda beceri sahibi olanlar saymakla biter tükenir gibi değildir. İşte bunlardan bazıları : Şişebaz ve destibaz diye anılan meleke sahipleri vardı ki, şaşılacak bir ustalıkla gösteri yaparlardı. Bir testi üzerine dört kollu bir ağaç kurulur, birbiri üzerine içleri su dolu, çiçek koymaya yarayan, vazo biçiminde yirmi şişe sıralanır, bunların üstüne bir tabla, tablanın üstüne de üç büyük şişe konulur ; şişebaz, kalabalık seyircilerin ortasında bu testiyi alıp başının üstüne koyar, o halde dans eder, hiçbir kazaya, devrilmeye meydan vermeden gösteriyi tamamlardı. Görünüşte kolay görünen bu işin ne büyük bir meleke, ustalık ve el yatkınlığına gereksinme gösterdiği ortadadır..

     

Şubedebazlar arasında gözbağcılık ve hokkabazcılıkla uğraşanlar da oldukça dikkat çekici beceriler ortaya koyarlardı. Bunların içinde son zamanlara kadar ulaşan bildiğimiz hokka oyunlarını gösterenler olduğu gibi, herkesin gözü önünde parıl parıl yanan bir bıçakla tütün doğrayanlar, tütün doğrarken elini kesip parmaklarından şarıl şarıl kan akıtanlar ve hiçbir acı duymayanlar vardı. Doğal olarak bu parmak kesme hikayesi bir gözboyacılıktan başka bir şey değildi..
Bazıları da “nakale” denilen hünerleri gösterirlerdi. Nakale, balmumundan 1-2 dakika içinde ağaç, hayvan vb resimleri yapma ustalığıdır. Şubedebazlar hüner göstermek için ele almadık eşya bırakmamışlardır. Şişeler ve testilerle oynayanlar gibi çanak, sini, ayna, kase, kadeh, yumurta, kağıt, sürahi, şimşir, ip ve benzeri eşyalarla türlü türlü acayip ve garip beceriler gösterenler de çıkmıştır. Güllelerle oynayıp kuvvet oyunları gösteren zorbalar, yerlerde, şurada burada perende atanlar, her bir tanesi 50 dirhem (1 dirhem=3,207 gram) ağırlığında 99’luk tespihleri (yaklaşık 16 kg) şakırdata şakırdata meydanda dolaşıp tuhaflık yapanlar, tanınmış kişilerin taklitlerini yapıp duyulmuş bazı olayları temsil edenler de ayrıdır..
Bu temsiller, hemen hemen birer küçük piyes biçimindeydi. Bahçe ve Bahçıvan, Gemici, Yahudi ve Çingenenin Muaşakası (aşkı) gibi kuşaktan kuşağa ulaşmış temsiller vardır..
Bu sonuncusunda erkek Yahudi bir Çingene dilberinin aşkına tutulup yanar yakılır. Sevgilisinin gönlünü kazanır. Ancak tam sevişme sırasında başkaları tarafından görülerek yakalanırlar. Kadının başına temizlenmemiş işkembe geçirilir. Yahudi erkek de eşeğe ters bindirilerek asılmak üzere darağacının bulunduğu alana götürülür. Bu arada simitçi, haraççı ve başka satıcı taklitleri de yapılır, seyirciler kahkahalara boğulurlardı..

Bazı beceri sahipleri de insanlarla yetinmeyerek hayvanlara da geçerler, köpekle kedinin, kediyle farenin birbiriyle ilişki, durum ve hallerini temsil ederler, mahalle köpeklerinin dalaşmalarını, deve kükremelerini, horoz, kaz, ördek, tavuk, serçe, bülbül seslerini aslına tam bir uygunlukla taklit ederlerdi. Bu hikaye temsilleri daha sonra ortaoyununa esas olmuş, ortaoyuncular da kol halinde şubedebazlarla birlikte yıllarca yaşamlarını sürdürmüşlerdir..
Eski genel eğlencelerin başlıca görevlilerinden olan tulumcuları da anmadan geçemeyiz. Bunlar bir çok kez meydan açmak için kullanılırlar, fakat hüner ve ustalık gösterisinde bulundukları da olurdu. Tulumcular meşinden keçe külah, cebe ve şalvar giyerler, ellerine birer yağlı tulum alarak 40-50 kişi birden meydana çıkarlar, eski bir anlatımla “vafir lubbazlıklar” (birçok oyunculuklar) yaparlardı.. Tulumcubaşı başında beyaz yaldızlı bir külah, arkasında sarı yaldızlı cebe, elinde beyaz yaldızlı asa, önde iki davul, iki zurna, iki nakkare, beş tel, on beş genç çocuk, arkalarında yensiz yakasız şalvar biçiminde, uçkurları boyunlarında asılı, alaca basmadan giysilerle, çalarak oynayarak meydana gelirler, raks havasına uygun hareketlerle hoplaya zıplaya sıçrarlar, maskaralık ederlerdi. Kimisi ellerini yere vurup takla atmaya başlar, kimisi ayakları havada olmak üzere yerde elleriyle yürürdü. Şubedebaz kolları Rum, Yahudi, Ermeni, Kıpti, Müslüman türlü cinsten insanı kapsardı. Bunlar kol halinde katıldıkları eğlencelerde bir gecede bir kese, yani 500 kuruş para alırlar, fakat arada her maskaralıktan, her fazla gösteriden sonra para toplayarak geceliklerini 1000 kuruşa kadar vardırırlardı..

   

Bir de Doğu’nun en eski eğlencelerinden biri olan raks var.. Yöresel ve ulusal rakslar dışında bir de sevinci şehvete, neşeyi tahrike dönüştüren bir alaturka raks vardır ki, eski İstanbul eğlenceleri arasında en önemli bölümlerden birini oluşturur..
Köçek oynatmaktan bahsediyoruz !…
Tarihsel bir gerçek olarak ortadadır ki, eski zevk düşkünü ve özensiz anlayış, gençlik ve güzelliği kadında da olsa, erkekte de olsa aynı derecede çekici ve yakıcı sayıyordu. Bu “hastalık”, yüzyıllarca Doğu’yu kemirmiş, milyonlarca insanın bel kemiğini çürütmüş, milyonlarca onur ve haysiyeti ayaklar altında çiğnemiştir. 

Kırmızı şallar, al mintanlar giyen, başlarına leventler gibi sarık saran esnaf çırakları “müşteri aldatan çıraklar” (şakirdan-ı müşteri-i firiban) diye anılıyor, başlarında ve omuzlarında kakül bırakmak zorunda kalıyorlardı. Böyle bir anlayışın geçerli olduğu sırada raksı özel meslek sayan genç erkeklerin nasıl bir görev yaptıklarını söylemeye sanırım gerek yoktur..
Rakkaslar güzel erkek çocukları arasından seçilir, bunlara özel surette meşkhanelerde müzik eğitimi yaptırılır, makamlar ve ezgilerle yakınlıkları sağlanır, kendilerine ayrıca raksın da tüm incelik ve kuralları öğretilirdi..
Rakkaslar iki kısımdı : Köçekler ve tavşan oğlanları..
Köçekler, oyun sırasında kadife üstüne sırma işlemeli gömlek, canfesten, ipekliden sırmalı istufeden dört kubbe denilen biçimde sırma saçaklı eteklik giyerler, bellerine sırma kemer takarlardı. Başları açık, saçları uzun, kırma kıvırcık, bükülü, kokulu ve doğal olarak da dağınıktı. Parmaklarına pirinç zil takarlar, raks sırasında bunları müziğe uygun bir biçimde şakırdatırlardı..
Tavşan oğlanları siyah çuhadan topuklara kadar, vücudun hatlarını belli edecek biçimde bir giysi giyerler, bellerine renk renk şallar sararlardı. Bunların başları açık değildi. Oldukça ufak bir çeşit süslü başlık giyerlerdi..
Raks, vücudu her biçime sokan tahrik edici hareketlerle, kıvırmalar, göbek atmalar, yeniden doğrulup öne arkaya bükülmelerle doluydu. Rakkaslar bazen hızlı bazen ağır adımlarla alanı dolaşırlar, gamzeleri, cilveleri, naz ve edaları rakslarına eşlik ettirirlerdi..



Köçeklerin bazen istek uyandıran kadın giysileri giydikleri de olurdu. Raks, seyircileri çıldırtan bir oyundu. Evliya Çelebi rakkaslardan söz ederken “afitab misal” (güneş gibi), “kesim biçim yerinde”, “nergis gözlü”, “nice canları esir etmiş” gibi sıfatlar kullandıktan sonra, seyircilerinin dayanıklılığını kıran bu raks sahnelerinden birini şöyle tanımlıyor : “İrem Bağının tavuskuşu gibi gezinip yürüdüklerinde adamın soluğu kesilir, o an tutulur. Gören aşıklar, şaşkın ve hayran kalarak her köşeden (yükselen) ‘Hu !’ sesleriyle şenlik yeri sevinç ve neşe dolar..”
Bu heyecanlı, ateşli, titrek raks sırasında ne kadehlerin kırıldığını, ne saldırıların olduğunu söylemeye gerek yoktur..
Rakkasların her biri şimdiki sinema yıldızları gibi arkalarında bir sürü vurgun sürüklerlerdi. Güzellikleriyle ün kazanırlar, görüp tutulanlar tutkunluklarını vuslat derecesine getirmek isterler, bu yüzden para harcarlardı. Tam anlamıyla genel kadınlara tutulup da servetini bu uğurda tüketen adamlar gibi, eskiden de bütün varlığını rakkaslara yediren, sevgilisinin yarım bir iltifatını kazanmak için en değerli mallarını veren aşıkların görüldüğü tarih sayfalarında yazılıdır..
Bu özellik ve davranışlarından dolayıdır ki, rakkasların birçoğu ya kendi adları büsbütün unutularak Zalim Şah, Fitne Şah, Nazlı Şah gibi adlarla ün yapmışlar ya da Saçlı Ramazan Şah, Can Şah, Küpeli Ayvaz Şah gibi takma adlarla anılmışlardır. 
Her unsurun “kesim biçim yerinde” çocuklarından rakkas çıkmıştır. Aralarında Müslümanlar da bulunmakla birlikte, özellikle Rumlar, Yahudiler ve Kıptilere daha çok rastlanmıştır. 
Şair Nedim, çağının coşkun raks toplantılarından birinde sarhoşluktan başı dönmüş, sinirleri titrek mızrap vuruşları altında dayanamayıp kopan kanun telleri gibi gergin ve çökmüş bir biçimde Divan’ının en güzel parçalarından biri olan şu rubaiyi söylemiştir :
Rakkas, bu halet senin oynunda mıdır
Aşıklarının günahı boynunda mıdır,
Doymam şeb-i vaslına şeb-i ruze gibi
Ey sim-beden, sabah koynunda mıdır…   
(Rakkas, bu hal senin oyunundan mıdır / Aşıklarının günahı boynunda mıdır / Oruçlu bir günün gecesi gibi, seninle kavuşmanın gecesine de doymam / Ey gümüş bedenli, sabah koynunda mıdır)

Leave a reply:

Your email address will not be published.