495 ) YILDIZ’DA BİR MAHKEME !..

      

   Erkanıharbiye’de iken bir gece, yat borusu çaldıktan biraz sonra etraftan el ayak çekildi, arkasından :
“Halil Efendi Yenimahalle.. Halil Efendi.. Yenimahalle..”
“Enver Efendi Deraliye.. Enver Efendi..” diye bağırılarak yeğenim Enver’le beraber çağrıldığımızı işittim.. Arkadaşlar arasında bu sesi bir baykuş sesine benzetirdik, zira bu şekilde çağrılanların başlarına bir “uğursuzluk” geldiği örnekleriyle ortadaydı. “Ne olursa olsun adam sende, şu kitabı bitirdim ya..” diye söylene söylene koridora çıktım.. Aynı anda yeğenim Enver de koridora çıkmıştı. Bizi çağıranlar namlı dahiliye zabitleri Sadri ve Halil efendiler idi.. Sert bir tavırla “müdüriyete” davet edildiğimizde emre uymaktan başka çıkar yolumuz bulunmuyordu..
   Müdüriyet kısmında bir odaya beni, bir odaya da Enver’i kapadılar. Biraz sonra Yüzbaşı Sadri kendisi ile beraber gelmemi işaret ederken, Enver de muhafaza altında odasından çıkarılarak bize katıldı.. Harbokulu’nun kapısına geldiğimizde bizi bir payton bekliyordu. Ne de olsa askerdik, bizi muhafaza altında götüren yüzbaşıya :“Yüzbaşım siz şöyle buyurunuz..” diye paytonun arka tarafını işaret ettim, Yüzbaşı, sert mi sert :“Hayır, siz ikiniz yan yana oraya, ben de karşınıza..” dedi. O, arkasına doğru kayan tabancasını düzeltiyordu ki, Enver’in kulağına eğildim : “Sen hiçbir şey bilmiyorsun, sorulara ben cevap vereceğim” diye fısıldadım. 
   Paytonla sallana sallana Zincirlikuyu üzerinden ve Zuhaf Alayları Kışlaları arkasından Yıldız’a tırmandık. Ünü o çağda dünyayı tutan Yıldız Sarayı’nın Büyük Mabeyin Kapısında durdurulduk. Silahlı askerlerin önündeki bir subay kimliklerimizi kontrol etti. Arabadan indik ve etrafımızı saran tüfekçilerin nezaretinde ilerledik. Önce bir merdiven tırmandık, sonra beni gruptan ayırıp bir odaya kapadılar. Enver’i de başka bir odaya kapatmış olacaklardı. Kapının önündeki fasılalı ayak seslerinden, iki nöbetçinin beni bekledikleri anlaşılıyordu. Çok geçmedi, bir subay gelerek beni çağırdı. Bilmece gibi koridorlardan dolaşarak kocaman bir salona girdik. Salonun şeklinden ve tam karşıda oturanlardan, burasının, daha önce ününü duyduğum “Özel Yıldız Mahkemesi” olduğunu anlamak mümkün oluyordu.. Karşıda sıralanmış heyetin ortasında Serhafiye Gürcü Kadri Bey oturuyordu. Diğerlerinden ancak birisini tanıyabildim, o da İbriktar Asım Bey idi. On iki kişiydiler. İçlerinden birisi ayağa kalkarak hakkımızdaki iddianameyi okumaya başladı. Diyordu ki :
“Sizler geçen bayram selamlığında Padişahımız Efendimiz Hazretleri’ne suikast yapmak üzere, kaldığınız yere iki anarşist kabul etmişsiniz. Uygulamayı başaramadığınız bu suikast girişiminin sebebi nedir ? “
   Anlaşılıyordu ki, önce bizim suçlu olduğumuz kabul edilmiştir ! Öğrenmek istedikleri tek şey ise, “neden suikasta kalkıştığımızdır”… 
   Şu cevabı verdim : “Ben bir subayım. Padişaha sadakat yemini ettim. Bayram selamlığı sırasında evimde gerçekten de iki kişi vardı, ama bunlar anarşist değildi. Birisi, Şehzade Abdülmecid Efendi’nin lisan hocası Avusturyalı bir genç, diğeri, onun bana takdim ettiği Avusturyalı ve ‘Nene Freis Press’ gazetesinin Türkiye muhabiri olan yaşlı bir adamdı. Bunlar benden selamlık resmini en iyi şekilde nereden görebileceklerini sormuşlardı. Gazeteci selamlık resmi ve Padişah hakkında bir yazı yazacaktı. Ben de kendilerine evimin tam selamlık resmi yolu üzerinde bulunduğunu, geceden gelirlerse, sabahleyin erken saatlerde başlayan selamlık resmini izleyebileceklerini söyledim. Geldiler, selamlık resmini izlediler ve teşekkür ederek gittiler..”
   İddianameyi okuyan savcı durumundaki üye tekrar ayağa kalkarak :“Peki.. Peki ya Enver ?.. O da gece sizinle beraber miydi ?” diye sordu. Hakim Gürcü Kadri hemen lafa karıştı : “Evet, söyleyiniz bakalım, Enver de sizinle beraber miydi ?..”
   En ufak bir yanlış laf Enver ve benim için kötü sonuçlar ortaya çıkarırdı ; onlara durumu şöyle anlattım : “Enver erken yatar, odası da ayrıdır.. O gece de kendisine takdim ettiğim misafirlerle bir iki laf ettikten sonra gene erkenden odasına çekildi. Ben, Almanca’yı çok severim, bu itibarla, Mecid Efendi’nin Almanca hocasıyla sağdan soldan sohbet ettik, geç vakit odalarımıza çekildik.”
   İstediklerini alamamışlardı. Muhafızlara beni yerime götürmelerini emrettiler. Bütün geceyi uykusuz ve tedirgin bir halde geçirdim. Enver’e de aynı şeyleri sordukları kesindi. Ne olabileceğini düşünüp dururken kapı açıldı ve Cemil Bey içeri girdi. Cemil Bey, bir zamanlar babamla beraber Mecid Efendi’nin maiyetinde çalışmış fakat her nedense sonradan işine son verilmiş. Uzak akrabalarımız arasındaydı. Kısa bir selamlaşmadan sonra ziyaret sebebini şöyle anlattı : “Bak oğlum.. Sen mert, dürüst, akıllı bir çocuksun.. Geleceğin çok parlak olabilir.Seni muhakeme edenler şakaya gelmezler, çünkü onlar Padişah mahkemesini temsil ederler. Biraz sonra seni tekrar çağıracaklar. İfadende “Bir gece Abdülmecid efendinin ‘kayınbiraderi’ yanında tanımadığım iki yabancı ile evime gelerek bana efendi hazretlerinin selamları var, bu yabancıları bu gece evinde misafir etsin dedi” şeklinde ifade verirsen serbest bırakılacaksın..”
   Hiç düşünmeden dediklerini yapacağımı söyledim, o da güler yüzle teşekkür edip ayrıldı.
   Aradan on ya da on beş dakika geçmişti ki, tüfekçiler gelerek beni tekrar mahkeme salonuna götürdüler. Hakimler hallerinden memnun görünüyorlardı. İçlerinden birisi : “Aferin evlat, doğruyu söylemekle selamete çıkacaksın” diye babaca bir teşvikte bulundu. Onlara göre iş halledilmişti. Padişah memnun olacaktı ve ben çok yüksek bir geleceğe doğru elimi uzatmış olacaktım. 
   Cevabım şöyle oldu : “Reis Bey tamamen doğruyu söylememi istiyorsanız, gerçek şudur ki : Yarım saat önce odama babamın eski arkadaşlarından Cemil Bey geldi. Sözde biraz evvel evime misafir olarak geldiklerini söylediğim bu iki kişi misafirim değilmiş de, Abdülmecid Efendi’nin kayınbiraderi Zeki Bey tarafından evime Abdülmecid Efendi’nin emirleri ile getirilmişler.. Eğer böyle ifade verirsem geleceğimi kurtaracakmışım diye bana telkinlerde bulundu.. Gerçek, daha önce söylediğimden başka bir şey değildir..”
   Salonun ortasına sanki koca bir bomba inmişti.. Daha biraz önce bana “aferin oğlum” diye iltifat eden üye, yerinden fırlayarak tüfekçilere, “Götürün.. Götürün.. Çabuk.. Yemek içmek yok !..” diye bağırmaya başladı..
   Başka bir şey sormadılar ve beni odama gönderdiler.. Ortalık kararıncaya kadar etrafta çıt çıkmadı. Gece tekrar mahkeme salonuna alındım. Enver de oradaydı. Bütün dik başlılığı ile mahkemenin önünde duruyordu. Mahkeme Başkanı ikimizi de süzdükten sonra : “Yeğeniniz Enver misafirleri görüp selamladıktan sonra odasına çekilip yattığını, hatta selamlık resmini görmediğini söylüyor, buna ne dersin ?..”
   Enver benim ne söyleyebileceğimi tahmin ederek cevap vermişti anlaşılan. Başkana şöyle dedim : “Evet efendim, söyledikleri doğrudur.. O, erken saatlerde odasına çekilir, sabaha kadar kitap okur, başka şeyle meşgul olmaz..”
   Başkan bu defa öfkeyle ayağa fırladı : “Bu efendi kaz mıdır ki erkenden yatağa yatar ?..” Soğukkanlılığımı kaybetmeden şu cevabı verdim : “Aman efendim af buyurunuz.. Erkanıharbiyenin her sınıfında birinci olmuş Enver Efendi kaz değildir. Benim gibi, vatanına ve padişahına sadakat yemininde bulunmuş bir subaydır..”   
   Konuşulacak bir şey kalmamıştı. Eli ile tüfekçilere işaret etti, bizi çıkarıp odalarımıza götürdüler. Günlerin sinir yorgunluğu üzerime çökmeye başlamıştı. Gece tekrar mahkemeye çağrıldık. Başkan bu defa daha sertti : “Şevketmeap efendimiz sizi bu seferlik af buyurdular. Hem o Abdülmecid Efendi de kim oluyor ?.. Padişahımız efendimiz ona para vermese ne yapabilir ? Bir daha da onun sarayına gitmemek şartı ile serbestsiniz..”
   Vakit sabaha yaklaşıyordu.. Bizi getiren paytona binerek okula geri döndük. Arkadaşlarımız sevinçle boynumuza sarıldılar..


Halil Paşa (oturan) 

   1908 Meşrutiyet Devrimi’nden sonra İstanbul’a geldiğim zaman, Abdülmecid Efendi’nin kayınbiraderi Zeki Bey bir gün ziyaretime geldi. Yıldız Mahkemesi sırasında kendisinin mahkeme salonunun yanındaki bir hücrede kapalı olduğunu ve kendisi ile ilgili sözlerimi memnunluk içinde dinlediğini anlattıktan sonra, mahkeme salonunun arkasındaki kırmızı perdenin gerisinde de Sultan Abdülhamid’in olanları izlediğini anlattı.. Demek ki Sultan Hamid ile ilk tanışmamız bir mahkeme salonunda olmuştu !..

        
   

Leave a reply:

Your email address will not be published.