490 ) KIBRIS’TA PUSU !..

    Kıbrıs sorunu, Türkiye Cumhuriyeti bakımından adeta “son’un başlangıcı” niteliğini taşıyordu. 
   Demokrat Parti döneminde (1950-1960) “borçlandırılarak bağımlılaştırma” ve (ılımlı) dinsel siyasete zemin hazırlama operasyonlarına paralel olarak dış politikada, Türkiye’nin batıda uluslararası meselelerle meşgul edilmesi konusu da gündeme geliyordu.. Bunun sonucu olarak Türkiye ile Yunanistan sürekli bir gerginlik içine itiliyordu.. Böylece Türkiye, batıdan gelecek tehlike nedeniyle doğu hududunu mümkün olduğunca emniyette tutmak gereksinimi duyuyordu. Emniyetin sağlanması için de Ortadoğu siyasetinden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyordu. Bu uzak durma ise Ortadoğu’daki olaylarda ağırlığın İsrail’e devredilmesi anlamına geliyordu..
   İsrail, 1948’den 1967’ye kadar kendisini Araplara hem diplomasi, hem de kuvvet yoluyla kabul ettirmek amacıyla hazırlık yapıyor ve her bakımdan donanıyordu.. Nitekim 1967’de Yıldırım Harbi ile Suriye, Ürdün, Lübnan ve Mısır’a çok ağır askeri darbeler indiriyor ; Araplara ait geniş toprakları işgal ediyor ve kabullenemeyecek derecede ağır şartlarla barışa zorluyordu..
   1967 zaferi İsrail’i son derece rahatlatıyor, Araplarla yapılacak bir pazarlıkta kozlarını artırıyordu. Nitekim 1967-1973 sürecinde Arap dünyasının tüm hırçınlığı ve saldırganlığı bastırılacak, bu arada Arap Birliği dağılacaktı. 1973’e gelindiğinde Mısır kaybettiği toprakları geri alıyor, böylece İsrail ile anlaşıyordu. Mısır-İsrail Antlaşması, Arap dünyasının İsrail karşısında dağılmasına yol açıyordu..
   İşte Kıbrıs sorunu da bu süreçte “Ortadoğu sorunlarına” ilave oluyordu.. 



   Türkiye ile Yunanistan arasında gerginlik yaratan yeterince sorun bulunuyordu. Bunların başında On İki Ada, Batı Trakya, Patrikhane ve azınlıklar meseleleri geliyordu. Buna karşın Atatürk ve Venizelos arasında kurulan dostluk, bu liderlerin ölümünden sonra da devam ediyordu. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye, Alman işgalindeki Yunan halkına, Ege sahil ve adalarında, yardım ediyordu.
   Ancak Türkiye çok partili düzene geçtikten sonra, DP iktidarı Yunanistan ile meseleleri tırmandırmaya başlıyor, Yunan Kral ve hükumetinden de aynı tepkiler geliyordu.
   İstanbul’da müthiş bir provokasyonla 6-7 Eylül Olayları düzenleniyor, azınlıklar meselesi gelişen olaylarla yeni boyutlar kazanıyordu. İşte bu aşamada Kıbrıs sorunu gündeme sokuldu. “Kıbrıs Sorunu”, Uluslararası Ticaret Oligarşisinin denetimi altında, hatta Oligarşinin Türkiye’deki uzantısı olduğu bilinen bir gazetenin sahibi tarafından ortaya atılarak büyütüldü ve halka mal edildi..
   Kıbrıs Doğu Akdeniz’de son derece stratejik ve aynı zamanda jeoticari bir konumda bulunuyordu. Bu nedenle Sami karakter ve kökenli Ticaret Oligarşisinin ilgisini, tarihin en eski dönemlerinden beri çekiyordu. Nitekim ada üzerinde egemenlik çekişmesi Museviler ile diğer bazı kavimler arasında kanlı çatışmalara yol açmıştı. Osmanlı Padişahı İkinci Selim ise Kıbrıs’ı, Josef Nassi’nin Kıbrıs Kralı olmak amacıyla yaptığı yardım sayesinde Osmanlı egemenliğine katmıştı..
   İsrail her zaman olduğu gibi, Doğu Akdeniz’e yerleştikten ve kendisini Araplara kabul ettirme mücadelesi vermeye başladığından beri Kıbrıs ile ilgileniyordu. Ancak uluslararası düzeyde İsrail’in Kıbrıs’la ilgilenmesi için hiçbir yasal gerekçe ve neden bulunmuyordu. Bu, askeri bakımdan da mümkün değildi. Bu aşamada İsrail’i tatmin edecek tek formül, Kıbrıs Adası üzerinde hiçbir ülkenin tam egemenlik kuramaması ve özellikle bu stratejik adanın siyasal konumunun belirsizlik içinde bulunmasıydı. Nitekim Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin üçlü garantörlüğü altında Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet statüsüne getirilmesi bu belirsizliğin bir ifadesiydi. Ancak, Museviler gibi, Yunanlılar ve Rumlar da bu adanın jeoticari konumuna gereksinim duyuyorlardı. Zira dünyaca ünlü armatörlere sahip bulunan Yunanlılar, Akdeniz ve özellikle de Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Hint Denizi taşımacılığında en önemli limanları bünyesinde toplayan Kıbrıs Adasını kendilerine mal ederek, rakiplerine karşı büyük bir üstünlük kurmaya çalışıyorlardı. Uluslararası Ticaret Oligarşisi de Yunanlılara bu fırsatı vermek niyetinde değildi..
   Türkiye’ye gelince…
   Türkiye soruna bu açıdan bakmıyordu. Her zaman olduğu gibi siyasal olaylarla ticari olayları ayrı ayrı değerlendiren Türkiye, Kıbrıs’ta sadece Rumların ENOSIS ideali karşısında yaşamları tehlikeye düşen soydaşlarının hayatını emniyete almaya çalışıyordu. Kıbrıs’taki limanlar, Türkiye’yi Yunanlılar kadar ilgilendirmiyordu.. Zira Anadolu’nun Akdeniz sahillerinde pek çok aynı stratejik konuma sahip liman bulunuyordu..
   DP Hükumetinin kabul ettiği üçlü garanti altında bağımsız Kıbrıs Devleti, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar tarafından bir türlü hazmedilemiyor, ENOSIS ateşi durmadan körükleniyordu. 

  

   İsrail 1967’de Arap dünyasını dize getirirken, Yunan ordusu da iktidara gelen sol hükumeti alaşağı ediyordu. Ordunun bu darbesi “Cunta” ya mal ediliyor, bu cuntadan ise “Amerikan Cuntası” diye bahsediliyordu..
   İşte Yunanistan’daki “Amerikan Cuntası” yedi yıl sonra, 1974’de Kıbrıs Adasında “darbe” düzenleyerek ENOSIS’i bir “olup bittiye” getirmek isteyecekti.
   Yunanistan’daki Cunta 1967-74 arası dünya kamuoyunda hayli tepkilere yol açacak uygulamalar yapıyordu. Gerçi 1970 yılında Türkiye’de de ordu “muhtıra” vererek siyasete müdahale ediyor, bu müdahale döneminde sol ve Kemalistler üzerinde çok ağır bir baskı kuruluyordu. Ama yine de 1973’de halk sandık başına gidiyor, çok partili demokratik rejim yürüyordu. Buna karşın Yunanistan’da “Albaylar Cuntası” ülkenin başına çöreklenmiş, yerinden bile kımıldamıyordu.  Üstelik artık ABD de bu cuntadan rahatsızlık duyuyor, açıkçası “kurtulmak” istiyordu..
  ABD aynı dönemde başkalarından da kurtulmak istiyordu. Bunların başında da Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios geliyordu. Zira Ortodoks Başpiskoposu, SSCB ile flört ediyordu. Bu bir bakıma SSCB’nin Doğu Akdeniz’e inmesi ve İsrail’in karşısına bayrak dikmesi anlamına geliyordu..
   ABD’nin kurtulmak istedikleri bununla da sınırlı kalmıyordu. Türkiye’de de kurtulmak istedikleri vardı.. Çünkü tüm çaba, komplo, gayret ve uygulanan senaryolara karşın Türkiye Cumhuriyeti Devleti gerek ekonomik, gerekse siyasal bakımdan ABD’ye tam teslim olmuyordu..  Kaldı ki, 12 Mart yönetimlerinin (Başta Faik Türün) uyguladıkları ABD yanlısı siyasetler ve baskılar, kamuoyunda ters tepmiş, solu ve Kemalistleri bilemiş görünüyordu. Büyük bir potansiyel oluşturan bu tepki ABD’yi rahatsız ediyordu. Bu ortamda, Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’nin başında da Bülent Ecevit bulunuyordu..
   Devletin dayanağını teşkil eden CHP, Bülent Ecevit liderliğinde yeni dönemde Kemalist ilkeleri pekiştirerek Cumhuriyet’i sahiplenecek yerde, söylem bakımından CHP’nin mirasını reddetti. Ecevit CHP’yi sol söylemin savunucusu -sıradan- bir siyasal örgüt durumuna getirdi. Bir süre sonra da CHP, sol fraksiyonların çekişme alanı haline dönüştü ve böylece Türkiye Cumhuriyeti Ulusal Devleti, Parlamentoda sahipsiz kaldı. Devletin ilkelerine rehberlik edecek bir kurum kalmadı. 

    

   ABD, aynı dönemde Türkiye’de iktidar olan CHP-MSP koalisyonundan da rahatsızlık duyuyordu. Çünkü dinsel-sol koalisyon, toplumcu bir görünüm yansıtıyor ve her an ülkeyi Liberal dünyadan koparmaları tehlikesi hissediliyordu..
   İşte bu koşullarda Yunan Ordusu, ABD tarafından Kıbrıs’ta bir darbe yapılması, bu darbe sonucu emrivaki ile Kıbrıs Adasının Yunanistan’a bağlanması konusunda cesaretlendirdi, hatta teşvik etti. Bunun sonucu olarak 15 Temmuz 1974 günü Gizikis yönetiminin adamı Nicos Sampson, Lefkoşa’da bir darbe girişiminde bulundu. 
   Bunun üzerine Türkiye zorunlu (ve haklı) olarak uluslararası antlaşmaların kendisine tanıdığı olanakları kullanarak Adaya asker çıkardı ve adanın % 30 kadar bir bölümü Türk denetimine geçti. ABD de bu fırsatı bekliyordu. Türkiye’nin yaptığı bu çıkarma ABD’ye şu avantajları sağlıyordu :

= SSCB yanlısı Makarios, Sampson darbesinden kurtulmak için Adadan kaçtı. Bu da Moskova’yı ürküttü, ABD yanlısı bir darbe yerine, Türk çıkarmasını “ehveni şer” olarak kabul etti. ABD ise, çıkarmaya karşıymış gibi yaparak, el altından Türkiye’ye yeşil ışık yaktı..
= Türkiye’nin bu müdahalesi ile, hem Adadaki, hem de Yunanistan’daki cunta devrildi. ABD “şantajcı bir ortaktan” kurtuldu. Liberal Karamanlis yönetimi başa geçti. Yunanistan’daki Gizikis Cuntası, kendilerine her türlü konuda cesaret verip teşvik eden ABD ile hesaplaşamadan, kendilerini yargıç karşısında, sonrada hapishanede buldular..
= Kıbrıs’taki müdahalemiz sonucunda, Adanın bağımsızlığı sona erdi ve bir “belirsizlik” dönemi başladı.  Doğu Akdeniz’deki ulusal güçler sürekli bunalım içinde bırakılmış oldu. Bu da ABD’nin bir taşla vurduğu üçüncü kuş oldu !..

   Kıbrıs sorunundan en zararlı çıkan ülke, “felaket” olarak nitelenecek derecede sorunlarla karşı karşıya kalan ülke, Türkiye Cumhuriyeti oldu..




  

MURAT ÇULCU’nun “Marjinal Tarih Tezleri”  adlı kitabından derlenmiştir..

Leave a reply:

Your email address will not be published.