49) AMERİKA’NIN “KEŞİF BEDELİ” !..

    

    Üç tane yelkenli gemi, uzun zamandır esmeyen ve tayfaları neredeyse isyana sürükleyen rüzgarsız bir havadan sonra, şimdi güçlü esen bir rüzgarı ardına almış Atlantik Okyanusu’nun lacivert sularını yararak ilerlemektedir. En önde giden geminin adı “Pinta”dır. Adını Armatör Pinto’dan almaktadır. Uzunluğu yirmi iki metre, genişliği yedi metre olan geminin kaptanı  Alonsa Pinson’dur.
   En arkadan gelmekte olanın adı  “Santa Clara” dır ama gemiciler ona “Nina” demektedirler çünkü gemi, Nino di Palos ailesinindir. Kaptanı Vincente Yanez Pinzon’dur. Bunun uzunluğu yirmi metre, genişliği ise yedi metredir.
   Ortadaki gemi aslında en güçlüleridir ama sürati diğerlerine göre daha azdır.Uzunluğu otuz metrenin biraz üstünde, genişliği ise dokuz metredir. Bu geminin asıl adı “La Galleya” dır ama kaptanın emriyle  “Santa Maria” olarak değiştirilmiştir. Diğer gemiler gibi bunda da İspanya bayrağı dalgalanmaktadır, ama bir bayrak daha dalgalanmaktadır ; mavi bir fon üzerinde altın sarısı çapa resmi bulunan bu bayrak gemi kaptanını simgelemektedir yani Kristof Kolomb’u…
   Eğer İspanya Kraliçesi İsabella son anda kararını değiştirip Kolomb’un arkasına atlı askerler takmasa ve o askerler de kaptanı tam Fransa sınırında yakalayamasa, gemilerde İspanyol değil Fransız bayrağı dalgalanıyor olacağı gibi belki tarih de başka türlü yazılacaktır..
   Toplam seksen yedi gemici taşıyan gemilerin altları istiridye yapışmasın diye ziftle kaplanmıştır.
   3 Ağustos 1492’de İspanya’nın Barra di Saltes limanından  “daima Batı’ya” direktifi ile yola çıkar gemiler ve çok çileli geçen bir yolculuktan sonra, 11 Ekim’i 12 Ekim’e bağlayan geceyarısı saat 02’de gemiciler nihayet  “Kara..Kara..” sesi ile adeta bayram yaparlar. Bütün çekilenler bir anda unutulmuştur. Öndeki gemi hemen yavaşlar ve Kolomb’un gemisi öne geçer. Karayı ilk görene 5.000 maravedis para ödülü vaat edilmiştir ve tarihi yazan beyaz adam, bu gemicinin “Trianalı Rodrigez” olduğunu yazar..
   Kolomb bir de günce tutmuştur bu yolculukta. Bu güncede, “Bu zat gelişigüzel bir tayfa olmayıp Müslüman bahriyesine mensup idi. Gizli din ve isim taşıyordu. Bunu benden başka kimse bilmiyordu. Ben de Yeni Dünya’nın keşfi şerefini resmen bir Müslümana vermek istemediğimden mükafatı kendisine teslim etmek istemedim..” diye yazar !.. Rodrigez veya Kolomb’un yazdığı üzere Rodrigo Türk olabilir mi ? Harp okullarında topoğrafya dersleri vermiş olan harita uzmanı Sabri Tümer’e göre ; “Takma adı Rodrigo olan bu Türk denizcisi, Kemal Reis’in güvenilir, bilgili korsanları arasındadır. Kemal Reis’in düzenlediği bir plan dahilinde İspanyollara esir düştüğü kanaatindeyim. İspanya’da kaldığı uzun süren esaret hayatında forsalıktan kurtulmak için göstermelik olarak Hıristiyanlığı kabul etmiş görünmüş ve adını da değiştirmek zorunda kalmıştır.”  Sabri Tümer, İngiliz yazar Samuel Elliot Morison’un “Christopher Columbos Mariner” adlı kitabını dayanak yapar düşüncesine. Bu kitapta Morison, hapishaneden çıkarılan üç Müslüman forsanın Kolomb’un üç seferine de katıldığını yazar. Tümer ayrıca, Barbaros’un Kanuni Süleyman’a gönderdiği bir mektupta Rodrigo’nun bir Türk olduğunu açıkladığını da belirtir !.. Tüm bunlar Piri Reis’in mükemmel denebilecek şekilde ve hiç görmeden çizdiği Amerika haritasının da nasıl çizildiğine bir ışık tutabilir mi acaba ?
   Kolomb’un bu güncesinde,  ilk iki haftalık süreçte tam yetmiş beş kere “altın” sözcüğü geçer !.. “Kadınlar dahil hepsi anadan doğma çıplaktı. Gençtiler, hiçbirisi otuzun üstünde değildi. Sağlıklı ve biçimli vücutları vardı. Yüzleri çok güzeldi. Saçları düz, parlak ve at kuyruğu gibi gürdü. Gözleri koyu renkli ve iri idi. Bacakları düz ve uzun, karınları yağsız ve düzgündü..”  Görüldüğü gibi Kolomb, kendisini esir pazarında gezinen bir tüccar yerine koyar !.. “Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demirden silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler…”
   İşte beyaz adam ile Kızılderililer arasındaki ilk kan, Kızılderililerin insan öldürmeye yarayan silahları tanımamış olduklarından dolayı akmıştır..
  “Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar, ne de puta tapıyorlar..Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok..”
   Kolomb, işte böyle bir topluluğa, yalnızca bulaşıcı hastalıkları değil, insanlığın sonunu hazırlayacak olan, “savaş” denilen ilkelliği de taşımıştır…
  “Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar. Çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar seviyorlar..”
   Ama güncesine şunları da yazmıştır : “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz..”  Güncesinde yeni bir seferi planladığının ipucunu verir Kolomb, ve gerçekten de 1493 yılı Eylül ayında ikinci seferine çıkar… Bu defa amacının ne olduğu artık belli olmuştur !…
    On yedi gemilik bir donanma, 1.200 asker, beş papaz, silahlar, toplar ve av köpekleri…
    Bu ikinci seferde adım attığı ilk adaya “San Salvador”, kendisini çiçeklerle karşılayan kabileye de “Taine” adını verir. Güncesinde, adanın uçsuz bucaksız yeşil ormanlarını ve güzelliğini över.. Aradan üç yüz yıl geçtikten sonra ise ortada ne bitki örtüsü kalmıştır ne de Kızılderili !..
    Halbuki bu yok edilen insanların, bir sedir ağacı için yazdığı dizelerdeki şu inceliğe bakın :
   “Bak bana, dostum,
    giysi istemeye geldim senden
    sensin ömrümü uzatan,
    ricamı dinle.
    Zambak kökleri için
    senden sepet yapacağım,
    yalvarırım, dostum, kızma sakın !..”

   1494’te, ikinci sefer sırasında, Küba’nın ada olmadığına o kadar inanır ki, gemide bulunan Noter Fernand Perez de Luna’ya bir belge düzenlettirir ve bunu tüm denizcilere imzalattırır. 12 Haziran 1494 tarihli bu belgede Küba’nın bir kıta olmadığını söyleyen herkesten “10.000 maravides sikkesi” ceza alınacağı yazılıdır… Bir de, aksini iddia edenin dilinin kesileceği !..

   Üçüncü seferi 1498, dördüncü seferi de 1502 yıllarında gerçekleştiren Kolomb ; her defasında Kızılderililer, papağanlar ve az miktarda altınla geri döndüğünden, “Sinek Amirali” diye adlandırılır..
   
   20 Mayıs 1506’daki ölümünden sonra, bu defa tabutu seyahat etmeye başlar !… Önce Vallodolid’e gömülür. Sonra kemikleri 1509-1514 arasında Sevilla yakınlarında Las Cuevas kentinin Kartauser mezarlığına taşınır. 1537’de, sağlığında dört kez çıktığı yolculuğa yeniden başlar Kolomb !..Kemikleri Atlantik Okyanusu’nu aşarak Santa Domingo Katedrali’nin bodrumuna getirilir. Sonra da Fransız ordusundan korunmak amacıyla, oradan da çıkarılarak Küba’nın başkenti Havana’ya taşınır. 1899 yılında ise Atlantik yeniden geçilir ve Sevilla’ da, onuruna dikilmiş bir heykelin ayakucuna gömülür !…

   Kolomb’a hayranlık duyan Papa IX. Pius, onun, Kilise tarafından cennetlik ilan edilmesi için 1866’da bir girişimde bulunur ama Kilise mahkemesinden bir tek olumlu oy çıkar.. Teklif reddedilir…

   Rus yazar Maksim Gorki’nin “Sarı Şeytanın Ülkesi” adlı, Amerika’yı anlatan bir kitabı vardır. İşte bu kitaba adını veren “sarı şeytan” , yani altın, koca bir ırkın yok olmasına neden olmuştur.. İspanyol rahip Antonio de Muntesinos, Kızılderililerin altın uğruna katledildiği gerçeğini daha ilk yıllarda görmüş ve şu soruyu sormuştur : “Kızılderilileri ne hakla böyle acımasız ve korkunç bir şekilde tutsak edersiniz ? Altın elde etmek amacıyla her gün öldükleri, daha doğrusu sizler tarafından öldürüldükleri bir gerçek değil mi ? Onları da kendiniz gibi sevmek zorunda değil misiniz ?…”    

Leave a reply:

Your email address will not be published.