48) BABALAR VE ÇOCUKLAR !…

     

   Babalar Günü… “Her zaman Anneler Gününün gölgesinde kalan bir tüketim ekonomisi icadı olup..” diyerek sizi baymayacağım merak etmeyin !.. Ama gerçekten de öyle değil midir ? Kıdem yönünden de ast durumundadır… Gerek kutlanmaya başlandığı tarih, gerekse kutlanma tarihinde sona kalmasıyla da…
   Şimdi şöyle bir düşünün :
   Anadolu-Anayasa-Anadil-Ana vatan (Anayurt)-Ana yol (ana cadde)-Ana çizgi-Ana fikir-Ana mal-
Ana kapı- Ana kraliçe-Ana kucağı-Ana kuzusu-Ana motif-Ana muhalefet-Ana damar-Ana yapı-Ana yüreği-Anadan doğma-Anasının kızı-Anasının nikahını istemek..
   Arada biraz kötü olanları da var tabii ;
   Ananın örekesi-Anasını ağlatmak-Anasını eşek arısı kovalasın-Anasını satayım !.. gibi…
 
   Bir de baba ile ilgili olanlara bakalım ;
   Baba (iskele babası)-Babafingo (Yelkenli gemilerde en üst kısım, yanlış anlamayın !)-Baba hindi- Babacan-Babayani-Babayiğit-Babasının çiftliği (hanımın çiftliği hariç !)-Babana rahmet-Babasının hayrına…
   İşte bu kadarcık..Zaten yarısı zorlama !.. Yahu  “Babaçko” bile, argoda, iri yarı güçlü kadınlar için kullanılır anlayın artık !..
   İşte bu durumda babalara düşen ; kendilerine bir iskele babası bularak üstüne oturmaları ve denize doğru bakarak uzun uzun düşünmeleridir !..
 
   Benim de yaşamımda Anneler Günü daha önemliydi her zaman…Çünkü benim için hiç Babalar Günü olmadı. Çünkü o günü birlikte kutlayacağım bir babam hiç olmadı !.. Sevgili oğullarımın, bu satırları okudukları zaman, “bari bugün duygu sömürüsü yapmasaydın da neşemizi kaçırmasaydın !” diyeceklerini de adım gibi biliyorum !.    
 O yüzden bu yazıyı Cumartesi gecesi yayınlayacağım !..

   Haset, manevi hırsızlıktır. Bir başkasının malına ve parasına göz dikersen, o zaman onun serveti ile birlikte sorumluluklarını, acılarını ve dertlerini de yüklenmeye hazır olmalısın.. Peki ama ya malına mülküne değil de sahip olduğu bir kişiye haset duyarsan ?..
   Ben, birkaç günlükken babasını kaybetmiş biri olarak, çocukken hiç başka çocukların yaşamlarına veya sahip oldukları şeylere karşı bir haset duymadım ; bir tek şey hariç : Babaları !.. Aslında ona “haset” de denmez, olsa olsa “hasret” denebilir. Bir babanın desteğini hiç göremeden, sevgisini ve sıcaklığını hiç hissedemeden, kokusunu hiç koklayamadan, onunla hiç oynayamadan, hiç dertleşemeden büyümek… Ve aniden baba olmak !..  Benim çocuklarıma tam bir baba olabilmem için, davranış ve duygularıma yön verebilecek bir modelim olmadı hiç.. Çevremde gördüklerimden bilinç altına kazılanları ve içgüdüsel olan davranışları sergiledim hep !.. Ve sonra, yıllar sonra, çalışma hayatımın sonlarına doğru acı gerçek sıkı bir tokat gibi patladı yüzümde.. Oğullarımla aramda, niteliğini tam olarak adlandıramadığım, küçük küçük boşluklar olduğunu keşfettim. Bu boşlukların oluşmasında etkisi olan bazı kalkanlarım vardı arkasına sığındığım. Babasız büyümek, belimdeki rahatsızlık vs. gibi.. Bu kalkanları atıp, ömrümün son kalan bölümünde o boşlukları doldurmak arzusu var şimdi içimde ama bu defa da başka bir handikap çıkıyor karşıma ; şimdi de onlar yaşam çarkının dişlileri arasına sıkışmış durumdalar !..
   Aslında yaşamda hiçbir şeyi ertelememek lazım. Çok fazla işimize ve “kendimize”  kaptırıyoruz  kendimizi. Çok fazla elimizdeki kolay mutluluklara kaptırıyoruz.. Çok fazla endişemiz ve korkumuz var.. Çok fazla gururumuz var.. Çok fazla “asla” larımız, çok fazla “hiç” lerimiz var.. Çok fazla düşünce okumaya çalışıyor, okuyamayınca yerine kuruntuları koyuyoruz.. Çok fazla sinirleniyor, çok fazla kin bağlıyoruz..
   Ama yalan hepsi bunların !.. Bir tek gerçek var : Ölüm !.. Yakın bir zamanda veya uzun bir zamanda gerçekleşecek olan tek gerçek, bu… İşte bu yüzden, yukarıda yazdıklarımı yapmamalıyız. Bu davranışlarımızı düzeltmek için de acele etmeliyiz !..

   Lawrence Durrell’in “İskenderiye Dörtlüsü” serisinden, ikinci cilt olan “Balthazar” dan şu paragrafı not almışım zamanında :  “İlkin gençler, asma gibi, yaşlıların kalın dallarına tırmanırlar. Yaşlılar onların yumuşak körpe parmaklarını gövdelerinde duyarlar ; daha sonra yaşlılar gençlerin onlara destek olan güzel gövdelerinden aşağı, ölümlerine doğru inmeye başlarlar..”
   İnsan yaşamını ne güzel özetlemiş değil mi ?…

   Bu anlamlı günü, Can Dündar’ın yine beni çok duygulandıran ve her satırına tamamiyle katıldığım (hatta ben böyle yazamadığım için hasetlik duyduğum ) bir yazısını kısaltıp aktararak kapatıyorum.
   Kaybettiğimiz tüm babalara Allah’tan rahmet diliyorum. Yaşayan tüm babalara da sağlıklı uzun ömür diliyorum !.. Kendimi de garantiye almanın hazzını yaşayarak !…

  

                  ” BABALAR VE ÇOCUKLAR
 
   Evlatlar açısından babalık üç döneme ayrılır : İlki  “Benim babam gibisi yok” dönemidir. Babamızın her şeyi bildiğini, herkesi yenebildiğini, her engeli aşabildiğini düşünür, buna yürekten inanırız. İkinci dönem biraz daha büyüyüp, başkalarının babalarıyla tanıştığımız ve kendimizinkiyle kıyasladığımız dönemdir : “Falancanın babası oğluna şunu almış”, “filanca kızına şöyle davranmış” diye yakınır çocuklar… Üçüncü dönem “Eksiği, fazlası vardı, ama çok iyi adamdı” dönemidir. Bu cümleyi genellikle bir pişmanlık ifadesi izler : “Keşke hayatta olsaydı da boynuna sarılabilseydim, akıl danışabilseydim.” 
   Babalar açısından evlatla ilişkiler de üç döneme ayrılabilir : İlki “Yavruma canım feda” dönemidir. Her baba, bebeğini ilk kucağına aldığında avucunu dolduran sıcaklığı başka hiçbir sevginin yaratamayacağına inanır. Artık çocuğu için yaşayacaktır. İkinci dönem “hiç vaktim yok ki” dönemidir. Bebeklik devrinin tatlı neşesi, yerini uykusuz gecelere, dur durak bilmez bir ilgi talebine bırakır ve baba yeniden işlerine gömülür. Ömrünü adamaya söz verdiği evlatla akşam sofrada ya da televizyon karşısında birlikte olabilir ancak.. Ve son dönem : Artık evladını sevmeye vakti vardır, lakin seveceği evlat çoktan yuvadan uçmuştur. Bir zamanlar cıvıl cıvıl şakıyan çocuk odasının derli toplu sessizliğine bakıp “keşke ona daha çok vakit ayırabilseydim” diye iç geçirir..
   İkinci dönemi yaşayan babalar ve çocuklara tavsiyem, üçüncüyü yaşamamak için birinciye dönmeleridir… “Keşke” leri aşmanın yolu, baba-çocuk ilişkilerinde balayı yıllarının heyecanını diriltmekten geçiyor.
   Son zamanlarda hangi eve gitsem çocuk odasında yığınla oyuncak görüyorum. Oyuncaklar… Çocuklarımıza ayıramadığımız vakitlere karşılık verdiğimiz rüşvetler.. Oysa oyuncaktan çok, onları birlikte oynayacağı bir babaya ihtiyacı var çocukların.. Tıpkı babaların  hediyeden çok, ziyaretine gelip onlarla dertleşecek çocuklara ihtiyacı olduğu gibi..
   Hayatın akışı böyle..
   Yeter ki, “keşke” ler olmasın finalde..
   Bütün babalara sevgilerle…”

Leave a reply:

Your email address will not be published.