474 ) PEYGAMBER TORUNLARININ KORKUNÇ KADERİ…

Dışişlerinde 34 yıl hizmet etmiş olan eski Büyükelçi ve Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Birinci Siyasi Daire Genel Müdürüdür. Savaşın komşu ülkelerdeki etkilerini incelemek üzere, 1942 yılında, geçici görevle, Arap ülkelerine gönderilir. O tarihte Lübnan ve Suriye, İngilizlerin ve De Gaulle’cü Fransızların işgali altına girmiştir. Ürdün henüz bağımsız değildir. Erkin, Şeria Nehrinin karşı yakasında kurulmuş bir çadırda, Ürdün Emiri Abdullah (Yukarıda sağda) tarafından kabul edilir.
Emir Abdullah’ın babası, bilmem kaçıncı göbekten Peygamberin torunu olan eski Mekke Şerifi Hüseyin’dir (Yukarıda solda). “Lawrence Of Arabia” gibi filmlere konu olmuş ve tarihe geçmiştir ki, Hazreti Muhammed’in bu “hayırsız” torunu, İngiliz altınına tamah ederek, Osmanlı Devletine ihanet etmiş ve Birinci Dünya Savaşında, İslamın kutsal topraklarını savunmaya çalışan Türk askerini arkadan vurmuştur..
Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah, İstanbul’da büyümüş, İstanbul’da okumuş ve eski Şurayı Devlet’te (yani Danıştay) üyelik yapmış bir İstanbul efendisiydi. Tabii pürüzsüz bir İstanbul Türkçesi konuşuyordu. Erkin’le karşılaşınca, adeta eski günleri hatırlayarak hasret gidermek istemiş, Türk konuğunu yemeğe alıkoymuş ve bir süre baş başa kalınca ona içini dökmüş. Adeta günah çıkartmak istercesine, Erkin’e şu ibret verici hikayeyi anlatmış : 
“Müttefikler, daha doğrusu İngilizler demiş, babamı, Osmanlı idaresine isyan edip, İmparatorluğun düşmanlarıyla işbirliği yapması karşılığında, kendisini, Hicaz Krallığına getirmek vaatlerini tuttular. Babam gerçi Hicaz Kralı oldu ; fakat bir süre sonra Vahabiler kendisini düşürdüler. Kral Suud onun yerine geçti. Babam, İngilizlerin himayesi altında Kıbrıs’a yerleşti. Orada hastalandı, kendisini Amman’a aldım, uzun müddet hasta yattı, çok ıstırap çekti. Günün birinde, ikindi vakti, sarayın bandosu öteden beri adet olduğu üzere, bahçede konser veriyordu. Hava sıcak, pencereler açıktı. Bir ara bando, hepimizin bildiği, İzmir marşını çalmaya başladı. Babamın birçok eski hatıralarını hafızasında canlandırmasını önlemek için pencereyi yavaşça kapadım. Babam seslendi : ‘Evlat, neden o pencereyi kapatıyorsun ? İzmir marşının bana eski günlerimi hatırlatmaması için değil mi ? Ben velinimetine ihanet etmiş asi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı sandım, Allah beni sürgünlüğe düşürdü. Hasta oldum, buraya sığındım. Bırak, pencereyi aç, şu marşı dinleyeyim, duyduğum vicdan azabının şiddeti, o eski hatıraların canlanması ile büsbütün ağırlaşsın, ta ki Cenabı Hak bu günahkar kulunu dünyada affederek, ahirette hesap gününde daha büyük cezadan korusun’ dedi..”

    

   Feridun Cemal Erkin, bu dehşet verici öyküyü derin bir şaşkınlıkla dinlemiş. Peygamber torununun o korkunç macerasını ve sonunu, bir daha aklından çıkaramamış. Yıllar sonra, kaderin cilvesini düşünmüş durmuş. İnanılır gibi değil ama Osmanlı’ya ihanet eden o Peygamber torunları iflah olamamışlar.. Kral Hüseyin’in, sürgün, hastalık ve ölümle noktalanan sonu ibret verici olmuş ; büyük oğlu Irak Kralı Faysal ( En yukarıda ortada), esrarlı bir biçimde zehirlenerek ölmüş ; onun oğlu bir gezintiden dönerken yolda arabasının garip bir şekilde bir ağaca çarpması sonucu can vermiş. Torunu, yani Irak’ın genç Kralı İkinci Faysal, 1958 askeri darbesinde, amcası Emir Abdülillah ile birlikte feci biçimde parçalanarak katledilmiş. Feridun Cemal Erkin’e yukarıdaki öyküyü anlatan Ürdün Kralı Abdullah’a gelince, o da Kudüs’te, ünlü Mescid-i Aksa’nın merdivenlerinde, bir Arap tarafından hançerlenerek öldürülmüştür. Onun oğlu Kral Tallal, çıldırmıştır ve tedavi için getirildiği İstanbul’da, bir şifa evinde, çırpınarak son nefesini vermiştir. 
Etti : Yedi.. 
   İşte Peygamber’in son torunlarının sonu.. Hepsi feci biçimde can vermiş. Sanki hepsi lanetlenmiş.. Feridun Cemal Erkin, “Dışişlerinde 34 Yıl” adlı kitabında şöyle diyor :
“Birinci Dünya Savaşında, İngiliz ordusunun kuşattığı Mekke’yi savunan Fahrettin (Türkkan) Paşa ordusuna karşı düşmanla işbirliği yapanlar, peygamberlerimizin bu torunlarının ta kendileri değil miydi ? ..İlahi takdir, ahiretteki mukadder hesaplaşma anını bile beklemeden, Peygamberimizin mübarek mezarını savunan Müslüman Türk ordusuna silah çeken torunlarını daha bu dünyada iken korkunç bir kadere mahkum etmişti..”     

Leave a reply:

Your email address will not be published.