468 ) BİR YABANCI GÖZÜYLE TÜRKİYE’DE SAVAŞ YILLARI…

  

   Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda, sadece tarafsızlık değil, silahlı bir tarafsızlık gütmüştür. Bütün savaş boyunca ortalama yarım milyon insandan oluşan bir ordu silah altında bekletildi. Bu durum o zamanlar nüfus yönünden oldukça zayıf olan ülkeye, ekonomik ve mali zorluklar getirmiştir..
   Politik düşüncelerin yanı sıra, şüphe götürmez savunma isteğinin, memleketin savaşın yıkımından korunmasına yardımcı olduğu muhakkaktır. Bununla beraber, tartışmaya götürmeyecek bir gerçek de, muhtemelen Alman Büyükelçisi Papen’in gerek Türk gerekse Alman hükumetlerine olan tutumuyla Türklerin savaşa karışmamalarını kolaylaştırmış olmasıdır..
   Bütün bu zaman zarfında pek çok kimse, ülkenin aktif olarak savaşa katılmamayı gerçekten başarabileceğine inanmıyordu. Hali vakti yerinde olan birçok Türk ailesi, en azından belirli ve geçici bir zaman için büyük şehirlerden, özellikle İstanbul’dan kalkıp, Anadolu’ya yerleşmekteydi. Bazı Alman mülteciler de “içerilere doğru bir kaçışı” düşünüyorlardı. Ama Kültür Bakanlığı bize acilen taşraya, yani değil Doğu, Orta Anadolu’ya bile sığınmamamızı önerdi. Zira oraların halkı, Hitler tarafından kovulmuş ve takip edilen Almanlarla, belki düşman olarak savaşılacak Almanlar arasındaki farkı anlayacak durumda değildiler..
   Türk hükumetinin aldığı önlemlerin arasında, özellikle değerli müze hazinelerinin büyük şehirlerden Anadolu’ya taşınması vardı. Örneğin bazıları Konya’ya götürülüp gömülmüşlerdi..

   Ayrıca Milli Eğitim de çeşitli yönlerden yeni şartlara uyduruldu. Okullar erken tatile giriyordu ve biraz yaşı büyük okul çocuklarına gaz maskelerinin bile kullanıldığı yarı askeri bir talim terbiye uygulanmaktaydı.. 


   Ekonomik ve mali zorlukları bir kenara bırakıp, sadece dış görünüşe bakılırsa, memleketin çevresinde yıllarca kanlı savaşların yapıldığını gösteren pek az işaret fark edilmekteydi. Uzun bir zaman bir karartma bile yapılmadı. Sonunda yapılması emredildi ama, bu, oldukça gevşek bir şekilde uygulandı..Savaşın son zamanlarında bir defa İstanbul’un üzerinden savaş uçakları uçmuştu. Ve bunlardan biri Türk uçaksavarları tarafından düşürüldü. Ama önceleri sanıldığı gibi, bunun bir Alman değil de, Müttefiklerin uçakları olduğu, Romanya’da petrol kuyularını bombalayıp, geri dönerlerken rotalarından çıktıkları anlaşıldı. Daha sonraları Türk tarafı mahcup bir tavırla Türk uçaksavarlarının isabet gücünün hiç de fena olmadığına dikkati çekti..
   İlk ve tek hava gerçek hava alarmı da ayrıca bu vesile ile verilmiş oldu. Daha önce verilen alarmlar bir deneme niteliğindeydiler. Buna rağmen halka, böyle bir durumda nasıl davranacaklarına dair talimatlar verilmişti. 
   Rüstow, Isaac ve benim gibi hemen deniz kenarında oturanlar için bu talimatlara uymak kolaydı. Sadece evimizden çıkarak, birkaç metre ilerideki sahile gitmemiz yeterliydi. Ciddi bir durumun meydana gelmesi göz önüne alınarak, hayati önem taşıyan eşyalarla dolu bir bavulu daima hazır tutmak faydalıydı. Fakat ilk alarm geçtikten sonra eşimin o heyecanla bavulu birkaç yiyecek maddesi, giyim eşyası ve çocuklar için oyuncakları doldurduğu, ama içinde biriktirmiş olduğumuz birkaç altın olan keseyi yanına almayı unuttuğu meydana çıktı !..

   Tıpkı tarafsız İsviçre’de olduğu gibi Türkiye de bütün dünyadan gelen casusların ana çalışma alanı halindeydi. İstanbul ve Ankara ise bu tür faaliyetlerin merkeziydi. Ben şahsen, savaş sırasında birçok casus tanıdım veya savaştan sonra, bazılarının gerçekten casus olarak çalıştıklarını öğrendim. Birinci gruba diğerlerinden değişik, cemiyet içinde çok sempatik, çok zeki, Fankenstein görünümünde bir adam girer. Takma ismi Dragutin olan bu adamın, Yugoslav mı yoksa Çek mi olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim. Çoğu mimar olan birkaç genç Avusturyalı da casusluk yapıyorlardı. Ama vatanlarına döndükten sonra Alman ordusunu bölmeye teşebbüsten izleri bulunmuş ve yakalanıp idam edilmişlerdi. 

Benim diğer bir tanıdığım, Bela Wolf adlı bir Macar da İngiliz gizli servisi hesabına çalışıyordu. Kendisi büyük mali sıkıntılar içinde olmasına rağmen, ta başından beri, az da olsa para almayı reddetmişti. Kendi sağduyusuna göre sebebi şuydu : Eğer “fahri” olarak casusluk yaparsa, hem kendi vicdanı rahat olarak, hem de bu şartlar altında, işverenler kendisini centilmen olarak takdir edeceklerdi. Savaştan sonra İngilizler kendisine hizmetlerine karşılık bir saat hediye ettiler..
   Cicero’nun Almanlardan aldığı olağanüstü yüksek meblağın (tamamı 300.000 Sterlinden aşağı değildi), sahte banknotlardan olduğu anlaşıldı (İlk 20.000 Sterlin hariç) !. Bu gerçek, savaşın bitiminden bir süre sonra, zorlukla da olsa Türkiye’den dış ülkelere seyahat mümkün olabildiği zaman meydana çıktı. Olay şöyledir : Cicero Almanlardan aldığı İngiliz parasının bir bölümünü İsviçre’de bozdurmak üzere bir arkadaşına verir. Kendisinin İsviçre’ye gitmesi, fikrince çok tehlikelidir. Ancak o ve arkadaşı, İsviçre bankalarının, bilhassa yabancı parada, sahiciyi sahteden ayırt edebilme yeteneklerini küçümsemektedirler. Böylece Cicero’nun sırdaşı, daha ilk para çevirme girişiminde tevkif edilir ve İsviçre, Türk Hükumetini durumdan haberdar eder. Bunun üzerine bir mahkeme başlamış ve ahbabım olan Savcı Şerif Bey, bir gün bana aşağıdaki soru hakkında ne düşündüğümü sormuştu : İlk bakışta bir taraftan ülkeden yabancı parayı dışarı çıkarmayı şiddetle cezalandıran Türk Döviz Kanununa karşı gelme suçu söz konusuydu. Diğer taraftan ise, sahteliği kanıtlanmış banknotların, Türk hükümlerine göre “legal tender”, yani döviz addedilebileceği bir başka sorun teşkil etmekteydi. 
   Ben bu soruya, mademki bu banknotlar sahtedir, öyleyse hukuki değerleri, “geçerlilikleri” yoktur diye menfi cevap vereceğim dedim.. Gerçekten de Cicero’nun arkadaşları hakkındaki döviz kaçakçılığı iddiasından vazgeçildi..
   Ne Türk-Alman, ne de Alman-İngiliz ilişkileri, bu olaylardan dolayı zedelendi.. Rus-Türk ilişkileri de aynı şekilde, 1942 başında Ankara’da sokak ortasında Papen’e yapılan suikasttan etkilenmedi. Halbuki bu suikastı Rus kökenli ve Türkiye’de yaşayan Rus vatandaşları gerçekleştirmişti. Ve Türk mahkemeleri tarafından yargılanıp mahkum edilmişlerdi. Bunun yanı sıra unutulmamalı ki, Türk idarecileri Nazilerin zaferinden çok Rusların yenilmesini arzu ediyorlardı..

NOT : Bu konu ile ilgili bir yazıyı, 347 No’lu, “Von Papen’ Suikast Girişimi” başlıklı blog yazımda okuyabilirsiniz.. 


   
   

Leave a reply:

Your email address will not be published.