461 ) HİLAFET OSMANLI’YA GEÇİNCE…

    Orhan Bey’den itibaren Osmanlı padişahlarında elle tutulur bir “dindarlaşma” izlendi, fakat Osmanlı iç ve dış siyasetinde ciddi bir İslami uygulamaya rastlanmıyordu. Hatta Osmanlı Devletinin bu “din dışı” kimliği, egemenliği altındaki unsurlara güven veriyordu ; üstelik bu siyaset, Ortodoks ve Katolik taassubu altındaki Hristiyan topluluklara cazip geliyordu..
   Fakat Anadolu’nun doğu ve güneydoğusunda Perslerin Şiiliği, Arapların ise Sünniliği kullanarak siyaset yapması ; Osmanlı yönetiminin de diplomatik ve askeri siyasetine din unsurunu da eklemesine yol açtı.. Bunun sonucunda da Yavuz Sultan Selim koyu bir Sünni siyaset izleyerek Çaldıran’da Şiileri, Mercidabık’da ise Müslüman Sünnileri yenilgiye uğrattı. Daha sonra Yavuz Sultan Selim’in uyguladığı bu Sünni siyaset, Kahire’nin fethi ile doruğa çıktı. Çünkü burada Yavuz’un karşısına son Abbasi Halifesi Mütevekkil çıktı. Memluklerin elinde adeta bir oyuncak olan ve uhrevi liderliği iyice ayağa düşürmüş durumdaki Mütevekkil’in elinden halifeliği alan Yavuz, bu andan itibaren Osmanlı padişahlarının şahsında dinsel-siyasal liderliği de birleştirmiş oldu..
   Ancak hilafetin teslim alınışı sırasındaki çok küçük bir ayrıntı, ileride büyük ve önemli sonuçlar doğuracaktı. Bu küçük ayrıntı, hilafet ile saltanatın aynı şahısta, yani padişahın şahsında toplanmasıydı..
   Memluklerde hilafet ile saltanat ayrı şahıslarda idi ve böylece sultanlara dünyevi siyasetlerini uygulamalarında dinsel bakımdan serbestlik sağlıyordu. Yavuz’un yaptığı uygulama sonucunda ; Osmanlı padişahları, siyasetlerinde bağlı oldukları İslami dogmaları gözönünde bulundurmak zorunda kaldılar..Ayrıca bu durum, Osmanlı padişahlarına, İslam uhreviyatının doğal liderliği ve koruyuculuğu gibi, teokratik bir nitelik kazandırdı.. Tabii bu arada devletin idari yapısı da teokratik kimliğe uygun bir örgütlenmeye gitti..
   Yavuz, son Abbasi Halifesi Mütevekkil’i yanında İstanbul’a getirdi, kendisine bir hil’at giydirdi. Kutsal Emanetler hanedan hazinesine kondu ve Osmanlı hanedanında yeni bir dönem başladı…
   Gerçi Sultan Selim, hilafeti siyasal uygulamalarında hemen belirleyici bir unsur olarak kullanmadı ; ama ondan sonraki yirmi sekiz padişahtan pek çoğu, bu konuda bir hayli ileri giderek tutucu İslami uygulamalarla, Anadolu’da kültürel bir “Araplaşma” yaratacaklardı..
   Dinsel kültür ve edebiyat, Osmanlıca adı verilen Farsça-Arapça-Türkçe karışımı yeni bir dil ortaya çıkardı. Osmanlı aydını bu üçlüde ağır basan Arapça’nın etkisinde kaldı. Böylece ; zaten Peygamber’in milliyeti nedeniyle Arap kavmini “Kavm-i Necib” olarak adlandıran ve Araplar karşısında komplekse kapılan Osmanlı aydını, bu kompleks sonucu, Batı’daki oluşumlara da sırt çevirdi..
   16. yüzyılın başında Batı, Katolik Kilisesinin siyasal, ekonomik ve teokratik tekelini kırıp, kendi yaşam kararını kendi eline alırken Osmanlı payitahtında oturan Yavuz Sultan Selim, siyasal otoritesini teokratik otorite ile birleştirerek, hilafet şemsiyesi altında, hem kendini hem de tebaasını dinsel dogmaların tutsaklığına teslim etti…
   Böylece Batı’da Papa’nın dinsel gücü siyasal güçler karşısında gerilerken, Osmanlı’da sultanın siyasal gücü, teokratik gücün emri altına girdi. Üstelik Osmanlı Devleti din dışı konumda siyasal gücünü Türk unsurlara dayandırırken, teokratik tekelleşmeyle birlikte siyasal güç, Türk olmayan veya Türk-ulema unsurlara geçti.
   Yavuz’un Halife kimliği almasıyla birlikte İstanbul da teokratik merkez olmuş oldu. Bunun sonucunda Müslüman olmayan tebaa, siyasal iradeye şüphe ile bakmaya başladı.. Bu bakımdan Osmanlı Devleti Selçuklu Devletinin yaptığı hataları adeta yeniden yaşamaya başladı !.. Bu hataların başında sosyal yaşamın İslami esaslar çerçevesinde Araplaşması geliyordu. Dil de dini eğilimin etkisiyle Araplaşıyordu..
   Anadolu’daki Müslüman halkın dinsel sınırlar içinde dünyevi yaşama rağbet etmeden tasavvufi bir “yokluk özlemi” içinde yaşamını sürdürmesi, son derece sinik bir dünyevi “talep” oluşturuyor, bu da padişahın işine geliyordu.. Çünkü, Allah için canla başla cihad eden halk, barış zamanında talepsiz, tüketimsiz, yokluk sınırında yaşıyordu. Batı’da tüketim, üretim dinamiğini ateşlerken Osmanlı’da İslami hükümlerin israf saydığı tüketim, dünyevi özgürlüklerle birlikte cehennem ateşinin bir gerekçesi olarak kabul ediliyordu.. (Kur’an-ı Kerim, El Araf suresi)  

MURAT ÇULCU’nun “Marjinal Tarih Tezleri” adlı kitabından faydalanılmıştır..

Leave a reply:

Your email address will not be published.