460 ) MAHMUT ŞEVKET PAŞA SUİKASTININ PERDE ARKASI …

   Mahmut Şevket Paşa, Prusya eğitiminden geçmiş, Alman hükumetinin sempati ve takdirini görmüş, toplumcu görüşleri benimsemiş, akılcı eğitimden yana, çağdaş bir Osmanlı generaliydi.. 
   1884 yılında, 500 bin mavzer silahının alımı sırasında Almanya’ya giden ve uzun sayılabilecek bir süre orada kalan Paşa’nın görüşleri, İngiltere ve Almanya arasında gidip gelen Sultan Abdülhamid ile de çelişmiyordu. Çünkü Sultan, İngiltere ile olan ilişkilerini Kamil ve Said Paşa gibi Liberal eğilimli devlet adamları aracılığıyla sürdürürken, Almanya ile olumlu ilişkileri de Mahmut Şevket ve Mahmut Muhtar Paşalar gibi devlet adamlarının üzerinden tesis ediyordu..
   Mahmut Şevket Paşa bununla birlikte, Sultan Abdülhamid’in uluslararası siyasetini çok iyi sindirmiş bulunuyordu. Padişahın iç siyasetindeki yanlışlarını görüyor, fakat hiçbir zaman açıktan muhalefet etmiyordu. 
   Kosova valisi bulunduğu sırada Makedonya’da yoğunlaşan İttihat ve Terakki örgütünün faaliyetlerini de dikkatle izliyor, ancak, bu faaliyetlere, görev ve yetkilerini aşacak herhangi bir müdahalede bulunmuyor ve tarafsız bir gözlemci gibi davranıyordu.. Bununla birlikte, İttihat ve Terakki’ye üye de olmuyordu.. 
   Kısacası Mahmut Şevket Paşa ruhen Sultan’a, mantıken ise çağdaş batı düşüncesine bağlı idi..
   Paşa, Meşrutiyet’in ilanına neden olan önemli eylemlerden birini teşkil eden Firzovik Olayı’nda, dolaylı olarak etki yapmıştı. Arnavutların toplandığı Firzovik’e İttihatçı olduğunu bildiği Yarbay Galip Bey’i göndermiş, o da Arnavutların Sultan’a bir telgraf çekerek gözdağı vermeleri olayını düzenlemişti.. Mahmut Şevket Paşa, Hareket Ordusunun İstanbul’a gönderilmesinden sonra Yıldız Sarayının güvenliğinin sağlanmasına yine Galip Bey’i tayin etmişti. Galip Bey, Sultan Abdülhamid’in hal’i sırasında odada bulunan sayılı kişilerden biri olacaktı..
   Kısacası Mahmut Şevket Paşa, İttihatçı olmamasına karşın İttihatçılar ile işbirliği yapmaktan kaçınmıyor, bunun yanı sıra Padişah’a olan saygı ve bağlılığını da koruyordu..                                   

 Mahmut Şevket Paşa’nın önderliğinde hazırlanan  Hareket Ordusu Yeşilköy’e vardığında, Ordu komutanlığını yüklenmiş olan Hüseyin Hüsnü Paşa ile Kurmay Başkanı Mustafa Kemal Bey ayaklananlara ve Padişah’a karşı son derece bilenmiş durumdaydılar. Mustafa Kemal Bey Hüseyin Hüsnü Paşayı da etkiliyordu. Hareket Ordusunun İstanbul’a girişiyle birlikte bir askeri darbeyi başlatmak istiyorlardı. Ayaklanma kan dökülerek bastırılacak, elebaşıları ve tertipçiler derhal idam edilecekti. Hatta iş Abdülhamid’in tahttan indirilmesine ve belki de saltanatın lağvedilmesine kadar varacaktı. Zaten Hareket Ordusunun kente girdikten sonra aşırı şiddet kullanması, kaçınılmaz olarak karşı şiddeti getirecek, böylece bir anlamda iç savaş başlayacaktı. İç savaşta Padişahın Hareket Ordusundan yana olması veya en azından tarafsız kalması düşünülemezdi. Kaldı ki Abdülhamid’in Meşrutiyeti rafa kaldırmak amacıyla ve Kabasakal Mehmet Paşa, Nadir Efendi gibi yakın adamları vasıtasıyla böyle bir karışıklığın meydana gelmesi için sarf ettiği çaba, onu bu kritik anda taraf yapmış bulunuyordu. Bu nedenle genç ve “inkılapçı” kumandanların yönetimindeki Hareket Ordusu İstanbul’a girdiği takdirde iş, iç savaştan da öte olumsuz aşamalara ulaşacak ve belki de içinden çıkılmaz bir durum alacaktı. Olasılıklar arasında genç subayların Yıldız’ı basması, Padişah’ı alaşağı etmesi, hatta hanedanın saltanatına son vermesi bile yer alıyordu..
   Her şeye karşın “Abdülhamid’in generallerinden” biri olan Mahmut Şevket Paşa bu varsayımların korkusunu Üsküp’ten hissediyor, bir emirle Hareket Ordusunu Yeşilköy’de durduruyor, Mustafa Kemal’i Kurmay Başkanlığından uzaklaştırıyordu. Bu arada Sadrazam Said Paşa Yeşilköy’e gelerek Mahmut Şevket Paşa ile görüşüyor, ondan Padişah’ın hal edilmeyeceği garantisini alıyordu. Sultan, bu garantiye güvenerek, kendisine bağlı kuvvetleri harekete geçirmiyor ve böylece olası bir iç savaş önlenmiş oluyordu..

  31 Mart’ın hemen ardından İstanbul’a girip yönetimi ele geçirdikten sonra, ilk yayınladığı bildirilerde subayların siyasete girmemelerini ve ordunun bu müdahaleyi herhangi bir siyasal akımı kollamak veya bir siyasal akımı egemen kılmak için yapmadığını duyuran Mahmut Şevket Paşa’nın bu tavrı başta Enver Bey olmak üzere İttihat ve Terakki’ye üye subayları rahatsız ediyordu. 
   Daha sonra kurulan hükumette Harbiye Nazırı olarak görev alan Paşa, Enver Bey gibi İttihatçı subayları “askerlikle siyaset arasında tercih yapmaya” zorluyor, başaramayınca da onları İstanbul’dan uzaklaştırıyordu. İşte bu tavrın bir sonucu olarak İttihat ve Terakki örgütü tarafından desteklenmiyor, aksine, şantaja maruz kalarak bakanlık görevinden ayrılmak zorunda kalıyordu..
   Ne var ki böyle bir denge adamından yoksun bulunan İttihat ve Terakki yönetimi, arka arkaya yapılan hatalı uygulamalar sonucu yıpranıyor, buna karşılık Prens Sabahattin’in görüşleri doğrultusunda oluşan muhalefet tarafından hırpalanıyordu. Bunun sonucunda da, muhalefetin desteklediği Kamil Paşa sadrazam oluyor, Nazım Paşa da Harbiye Nazırlığına getiriliyordu..
   Meclis-i Mebusan’a giremeyen Hürriyet ve İtilaf, bir yandan Kamil ve Nazım Paşaları desteklerken diğer taraftan dinsel / siyasal kesimle azınlıkları da kendi safına çekmiş bulunuyordu.. 
   Nitekim yeni Hürriyet ve İtilaf Partisinin tavrını benimseyen yazarlar arasında Ahmet Cevdet, Ali Kemal, Abdullah Zühtü, Lütfü Fikri Beyler gibi Liberaller yer alırken, dışarıda bu Liberallerle aynı görüşleri paylaşan Miralay Sadık Bey ve arkadaşları Rum mebuslarla birlikte Konyalı Şeyh Zeynel Abidin, Patrikhane papazları, Sabri Hoca, Asım ve Hamdi Efendiler ile Fatih Hocaları bir cephe oluşturmuş bulunuyordu..
   Bu cephenin arkasında yine Prens Sabahattin ve arkadaşları yer alıyordu. İttihat ve Terakki’nin ordu içindeki uzantısına paralel olarak Sabahattinci muhalefet de Halaskar Zabitan (Kurtarıcı subaylar) adlı grubu kuruyorlardı. Prens’in örgütlediği muhalefet, Balkan Harbi arifesinde Kamil ve Nazım Paşaları destekleyerek iktidara getiriyordu. Ama bir süre sonra başlayan savaş her ikisini de zor durumda bırakıyordu. Çünkü bu savaş sırasında Türk subayları bir yandan düşmanla savaşırken bir yandan da birbirlerine karşı siyasal mücadele veriyor, birbirlerini müşkül duruma düşürmeye uğraşıyorlardı. Bunun sonucunda da ordu bozguna uğrayarak tüm Rumeli’yi kaybediyor ve Çatalca hattına kadar çekiliyordu..

  Silahlı kuvvetlerin bu ağır yenilgisi, İttihat ve Terakki’nin Prusya eğilimli subayları ve fedaileri bakımından beklenen koşulları hazırlıyordu. Nitekim başta Enver Paşa, örgütün gözü pek fedaisi Yakup Cemil, Talat Bey’in de oluru ile Babıali’yi basıyorlardı. Bu kanlı baskında Harbiye Nazırı Nazım Paşa ve İttihatçı fedai Mustafa Necip yaşamlarını yitiriyorlardı. 
  Gerçi darbecilerin lideri Enver Bey ile gizli destekçisi Talat Bey idi ama onların yine de herkes tarafından kabul edilecek, orduya hakim olacak ve kişiliğiyle saygı uyandıracak bir sadrazama ihtiyaçları vardı. Bu makam için Mahmut Şevket Paşa adeta biçilmiş kaftan gibiydi..
   Paşa bu öneriyi etraflıca düşündükten sonra kabul etti ama kendi koşullarını da kabul ettirerek.. Maceracı girişimleri önlemek ve hepsinden önemlisi de Osmanlı Devleti’nin gereksinim duyduğu uzun bir barış ortamını sağlamak amacıyla olumlu yanıt veriyordu..  


   Nitekim sadrazam olduktan sonra iç ve dış odaklar Paşayı kendi saflarına çekmeye çalışıyor, Paşa onları dinliyor fakat dikkate almadan kendi siyasetini uyguluyordu. 

   Mahmut Şevket Paşa ne İngilizlerin beklediği ne de Almanya’nın umduğu siyaseti güdüyordu. Gerçi bir Prusya subayı gibi yetişmişti ama Almanya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist emellerini fark edemeyecek kadar cahil ve kör değildi.  Almanya Bismarck’tan beri aynı siyaseti uyguluyordu. Osmanlı’yı önce diğer düşmanlara hırpalatıyor, sonra da yardımına koşan bir kurtarıcı rolü oynuyordu. Balkan Harbi sonrası da aynı oyunu oynamak istese de Mahmut Şevket Paşa bu kez oyuna gelmiyor, temkinli davranıyordu. Almanya ise Paşanın bu siyasetinden rahatsızlık duyuyordu. Enver ve Cemal Beyler de bu konuda Almanya gibi düşünüyor, iki ülkenin İngiliz ve Rus saldırganlara karşı ittifak yapmaları gerektiğine inanıyorlardı. 
   Osmanlı Ordularının Berlin’deki Alman Genelkurmayına tam anlamıyla teslim olmasını engelleyebilecek tek adam konumunda bulunan Mahmut Şevket Paşa’nın ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu, aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin hem asker hem de sivil bakımdan tek parti yönetimini tesis etmesi için gerçekleştirilmesi şart olan bir “cinayet” idi…
   Bu cinayet İngiltere bakımından da “elzem” bir nitelik taşıyordu !.. İngiltere’ye göre Paşa, Berlin’e bağımlı, tam bir Alman subayı idi. Yani dıştan bakıldığında Alman Genelkurmayının Boğaz’daki temsilcisiydi.. 
   Londra’daki bu hava, kaçınılmaz olarak Prens Sabahattin’e ve onun çizgisindeki muhalefete de yansıyordu. Muhalefetin ordu içindeki uzantısı olan Halaskar Zabitan grubu, İttihatçıların Nazım Paşa’yı öldürmelerini affetmiyor, bu nedenle yeni yönetime diş biliyorlardı. Nitekim bu diş bileme bir süre sonra suikast yapmak amacıyla örgütlenmeye dönüşecekti. Örgütlenme aşamasında suikastçıların arasına Cemal Bey’in (Cemal Paşa) adamları sızacak, dakikası dakikasına İstanbul Muhafızına haber vereceklerdi. Aslında Enver Paşa’nın aksine, Liberal eğilimli olan Cemal Paşa, son anda Mahmut Şevket Paşa’yı haberdar edecek, fakat iş işten geçmiş olacaktı. 12 Haziran 1913 günü Paşa Beyazıt Meydanından Babıali’ye giderken otomobilin içinde vurularak öldürülecekti. 
   Bu suikast Osmanlı Devletinin talihi ve tarihi bakımından büyük değişimlere yol açacaktı.. Ülke tamamen genç İttihatçıların eline geçecek, bu genç kadrolar ise savaştan kaçınmak yerine adeta savaş çığırtkanlığı yapacak, bundan önemlisi, ülke kaderini Almanya’nın kaderiyle birleştiren bir anlaşmaya imza koyarak, gözü kapalı bir şekilde Dünya Savaşı’na girecekti.. Osmanlı böylece, haritayı değiştirmek için çaba sarf eden ve fırsat bekleyen odakların adeta ekmeğine yağ sürecekti.. 

  

MURAT ÇULCU’NUN YAZILARINDAN DERLENMİŞTİR..

     

Leave a reply:

Your email address will not be published.