456 ) BAŞ GÖZ OLMANIN TARİHİ !..

   Dünya tarihinde, dünyanın birçok bölgesinde, kız kaçırma adetinin veya taklidinin görüldüğü hepimizce bilinen bir şeydir. Ayrıca yine görülür ki ; evliliklerin kız kaçırılmadan gerçekleştirildiği dönemlerde de, damat adayı bir süre müstakbel kayınpederinin yanında ve onun hizmetinde çalışmıştır..
   Bugün de tarihin bu izleri fark edilebilmektedir. Çünkü, bu evlilik biçimleri evrensel aşamalar olarak ortaya çıkmaktadır. 
   Örneğin İngilizce’de “koca” anlamına gelen “husband” sözcüğü, “ahır hizmetlisi” anlamına  gelir. Türkçe “güvey” sözcüğü de, “hayvan gütmek” köküyle ilişkilendirilerek, damadın bir süre     kayınbabasının çobanlığını yaptığı döneme göndermedir..
  Batılı adeti olan gelinin eşikten kucakta geçirilmesi de, kız kaçırmanın izini taşır.. Orta Asya’da gelin çadıra kucakta sokulur. Anadolu’da ise,evin koruyucusu perinin en sevdiği yer olan eşiğe gelinin basmamasına dikkat edilir..
  Kızını gelin veren ailenin, ayrılığın işareti olarak, ağaç veya ip “kıyması” adeti Orta Asya’da da yaygındır ve bu adet Anadolu’da “nikah kıymak” , “beşik kertmek” sözlerinde yaşamaktadır…


   16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı Türkleri için evlilik, şerefli ve yüce bir anlam taşırdı. Evlilik aynı zamanda medeni ve hukuki bir antlaşmaydı ve her iki taraf bunu ancak belli nedenlerden dolayı bozabilirdi..
   Damat adayı evlenmeden önce müstakbel eşini göremezdi. Evlenme, erkeğin adına, kendi ailesindeki kadınlar tarafından hazırlanırdı. Genellikle onlar müstakbel gelinin anne ve babasını ziyaret ederek erkeğin evlenme isteğini bildirirlerdi. Bundan sonra anne ve baba da damat adayını uygun görürlerse kızlarına durumu açarlar ve rızasını sorarlardı.. Kız, müstakbel kocasını görmek isterse, damat adayı, onun görebileceği bir yere kızın ailesi tarafından çağırtılırdı. Fakat damat adayı kızı yine göremezdi. Eğer şansı varsa, dostlarının yardımıyla, evleneceği kızı bahçeden veya pencereden görebilirdi..
   Kız tarafı rıza gösterince, erkek evlilik için kızın anne ve babası ya da en yakın akrabasıyla anlaşırdı. Bu, çeyiz ve nafaka üzerine bir antlaşmaydı. Kadı ve iki şahit önünde, her iki tarafın birbirlerine verdikleri evlilik sözüyle birlikte, kadına, kocası onu boşadığında veya kocasının ölümünde verilecek para miktarı veya mülk yazılırdı. “Mehr” denilen para miktarı 16. yüzyılda 2.000 akça ile 12.000 akça arasında veya 1.000 altın ya da 5.000 flori kadardı.. 
(Bu bilgiler o dönem yabancı seyyahlarının kitaplarından alınan notlar arasındandır.. Saray veya zenginlerin konaklarına ait bilgilerdir genellikle.. Bu rakamların tüm halk kesimleri için geçerli olduğunu sanmıyorum.) 
   Kanuna göre yapılan bu yazılı antlaşma sırasında evlenecek kızdan “resm-i arusane” denilen evlenme vergisi alınırdı. Bu vergi, evlenecek kızın veya kadının maddi durumuna uygun olarak belirlenirdi. Örneğin, Ömer Lütfi Barkan’ın “Kanunlar” adlı eserinde belirttiği, 1584 tarihli bir kanuna göre, “bakire kızdan 60 akça, evsat-ül hal (orta halli) olandan 40 akça ve fakir-ü hal olandan 20 akça” idi.. 
   Kadı önünde yapılan bu antlaşma için tanıklık edecek kişilerin, özel hayatlarında iyi bilinen kişiler olmaları gerekirdi..
   Düğünden önce damat adayı gelinin babasına altın süs eşyaları ve para verirdi. Bu para gelinin çeyizi için harcanırdı. Ayrıca gelinin babası da kızının çeyizi için bir bu kadar para harcardı. 
   Osmanlı kadı sicillerini inceleyen Amerikalı Türkolog R.C. Jennings’e göre ; damadın kızın babasına verdiği bu çeyiz parasından bahsedilirken, Kayseri’de halk arasında almak”, “satmak”, “vermek” gibi deyimler kullanılmaktaydı..

    Gelelim evliliği simgeleyen “düğün” konusuna..
   Tarihin en eski düğünlerinden birinin tasvirini Ankara-Çankırı yolunda bulunan, İÖ 1600-1450 dönemine ait, Hitit İnandık Vazosunda görmek mümkündür.. 
   Bilinen en eski evlilik belgesi ; Musevilerden kalma, 
İÖ 5. yüzyıla ait Aramca yazılmış bir papirüstür. Sağlıklı 14 yaşında bir kızın altı inek karşılığında evlilik akdinin yapıldığını bildirmektedir..

   Türkiye’de düğünlerin salonlarda yapılması 1930’lu yıllarda bütün Anadolu’da yaygınlaştırılan balo geleneği ile ilgilidir. 
   Sultan Abdülmecid İngiltere Elçisi Canning’in verdiği baloya katıldığında tepki toplamış, Şeyhülislam baloya gitmezken, Ortodoks din adamlarına göre saz dinlemek ve raks seyretmek büyük günah olduğu halde “bilcümle patrikler ve hahambaşı dahil” baloya katılmıştı !..
   Osmanlı’nın son döneminde Türk Ocağı kültürel çalışmaları çerçevesinde balolar düzenlenmeye başlamıştı..
   1920’li yıllarda taşra balolarında kadın erkek ayrımı yapıldığında ihbarlar hemen hükumete bildirilirdi. Sonra, Halkevlerinin Anadolu geneline yayılmasıyla, balolar hem sayı olarak çoğaldı, hem de baloya katılım taban olarak genişledi. Halkevlerinin şehir sakinlerinin nikah törenlerine ve düğünlerine açılmasıyla, 1960’lı yıllardan itibaren kasabalara varıncaya kadar salon düğünleri yaygınlaştı..
   

   Folklorda düğün davetiyesi “okuntu çıkarmak”, davet etmek “okumak”, davetçi de “okuyucu”dur..  Oğuzlar’da ok, davet simgesidir. 
   Anadolu’da bazı yörelerde mumla davet etmek, saygı belirtisidir. Hatta bu nedenle “yeşil götlü mumla davet etmek” deyimi türemiştir..

   Düğünde “saçı” (kansız kurban) adeti evrenseldir. Buğday kültüründe düğünlerde gelinin başına buğday saçmak, bereket simgesi olarak bugünlere kadar gelmiş bir adettir. Buğdayın düğün pastasına dönüşmesi ise daha uzun bir süreçtir.
   Romalılar düğünde kuru pastalarını, yiyeceklerini, eski adetin devamı olarak gelinin başına atıyorlardı. Romalı şair ve filozof Lucretius, pastaların son zamanlarda damadın başına atılmaya başladığını, sonra da damatla gelinin aynı pastanın parçalarını yemelerinin (con ferreatio : birlikte yemek) moda olduğunu yazar..
   Ortaçağ’ın dinsel havasında buğday saçmak tekrar yaygınlaşır. Konukların kendi pastalarını getirmeleri, düğünün artıklarının fakirlere dağıtılması gibi ağırbaşlı adetler yüceltilir..
   1600’lerde zenginlik arttıkça pasta, kek ve diğerlerinin üst üste yığılması ve yükseklik arttıkça daha çok övünülmesi dönemi başlar. 1660’larda İngiltere Kralı II.Charles’ın Fransız aşçısı duruma müdahale ederek, bu pasta yığınının çok katlı düğün pastası halinde gelenekselleşmesini başlatan pastayı yapar..

   Tarihte gelinlikten daha eski olan, gelinin yüzünü örtmesidir. Asurlarda nikah, tanıklar önünde kadının başının örtülmesiyle tescil edilirdi. İbrani, Arami dillerde “gelin” sözcüğü “örtünme” anlamındaki “kalattu” ; Latince’de “düğün” “peçeyle örtünme” anlamında “obnubere” ; Almanca’da “kadın” (weib) “örtülmüş” anlamındaki “wiba” sözcüğünden gelir..
   Kuzey Avrupa ülkelerinde yalnızca kaçırılan gelinler yüzlerini örterlerdi. Renk değil, gizlenme önemliydi. İÖ 4. yüzyılda Yunanlar ve Romalılarda yarı saydam, kırmızı peçeler moda oldu. Romalılar “flammeum” adı verilen alev kırmızısını tercih ediyorlardı. Gelin, düğünde de bu renk giyiyordu. Ortaçağ’da renk önemini kaybetti, kumaşın pahası ve takıların zenginliği ön plana çıktı..
   16. yüzyılda İngiltere ve Fransa’da beyaz gelinlikler yaygınlaşmaya başladı. Beyaz renk bekareti temsil ettiğinden, ruhban sınıf bu konunun kabaca reklam edilmesini hoş karşılamıyordu. 
   İngiltere basınında ve kamuoyunda da bu konu uzun yıllar tartışıldı. 1813’de Fransa’nın etkin moda yayını “Journal Des Dames”de görülen beyaz gelinlik ve duvaktan sonra tartışma kapısı kapandı ve beyaz standart renk oldu..
   Türkiye’de gelinlik Batı kökenlidir fakat duvak ve gelin başına verilen önem çok eskidir. “Duvak” sözcük olarak, Eski Türkçe’de “örtü,kapak” anlamına gelen “tuğ”dan gelmektedir. (Bugün kullandığımız “tuğla”nın kökü olan “tuğlamak”, suyun gediğini kapatmak anlamında bir fiildir.)

   Uzattığımın farkındayım ama ne yapayım ki konu “önemli” !..
   Son olarak kısaca “Balayı” ile ilgili birkaç not..
   Avrupa’da bu geleneğin kökeni araştırıldığında ; “balayı”nın kökenindeki “bal”ın “cicim ayları” anlamını değil, gerçek balı ifade ettiği görülür.. Kuzey Avrupa’da kız kaçırıldığında bir süre kızın ailesinden saklanılması gerektiği ve bu süre zarfında saklandıkları yeri sadece onlara köyden yiyecek ve bal getiren kişinin bildiği o ülke folklorunda anlatılır.. 
   Yeni evlilerin ilk aylarında şarapla karıştırılmış bal içme geleneği de yine Kuzey Avrupa’da yaygındı. Hun Hakanı Attila, 453 yılındaki düğününde bu içkiden boğularak, esrarlı bir biçimde ölmüştür.. 

GÜLGÜN ÜÇEL-AYBET’in “Avrupalı Seyyahların Gözünden OSMANLI DÜNYASI VE İNSANLARI 1530-1699” ve KUDRET EMİROĞLU’nun “Gündelik Hayatımızın Tarihi”  adlı kitaplarından derlenmiştir..

Leave a reply:

Your email address will not be published.