433 ) YAZIK OLDU “ELMA YANAKLI” YUSUF PAŞA’YA !..

    

   Dalmaçya’nın Nadin kentinde yaşayan Maria adlı dul kadın, sancakbeyinin ahırında çalışan çocuğun ayaklarının çıplak olduğunu görünce çok üzülür. Herkes tarafından horlanan kimsesiz çocuğu elinden tutarak evine götüren kadın, ona ölmüş kocasının ayakkabılarını verir.. Ve o günden sonra çocuğun ayaklarını bu ayakkabılar, yüreğini de dul kadından gördüğü anne şefkati ısıtır.
   Günlerden bir gün, sancakbeyinin konağına İstanbul’dan gelen bir kapıcıbaşı konuk olur. Adam, her gün çok sevdiği atını görmek için ahıra gitmekte ve bakımıyla yakından ilgilenmektedir. Ayağında büyük ayakkabılarıyla ahırda koşturan ve işini iyi yapan çocuk, kapıcıbaşının gözünden kaçmaz. On üç yaşındaki Joseph Maskovic adlı çocuğun kimsesiz olduğunu öğrenen kapıcıbaşı, onu beraberinde İstanbul’a götürmeye karar verir.
   İstanbul’da Devşirme Ocağına teslim edilen çocuğun adı Joseph’den “Yusuf”a dönüştürülür. Burada, çalışkanlığı ve zekasıyla bölük ağası Mustafa Ağa’nın da dikkatini çeken Yusuf, sarayın iç hizmetlerindeki görevlilerin yetiştirldiği Saray-ı Hümayun’a gönderilir. Doğduğu kent Nadin’de çıplak ayaklarıyla dolaşan Yusuf, aldığı eğitim sonrasında kendini Osmanlı Sarayı’nın silahtarı olarak bulur !..



   Silahtarın görevi padişahın ok, yay, kılıç, zırh, tüfek gibi silahlarını korumak, bakımlarını yapmak ve tören esnasında taşımaktır. Görev, padişaha yakın olmayı gerektirdiği için Silahtar Yusuf Paşa, padişahın hemen arkasında durmakta, onu adeta bir gölge gibi takip etmektedir..
   1640 yılında tahta oturan Sultan İbrahim, dört yıl sonra Silahtar Yusuf Paşa’yı Kaptan-ı Derya’lığa getirir. Osmanlı donanmasının komutanı olan Yusuf Paşa’yı çok zor bir görev beklemektedir…
   
   Görevinden ayrılan Kızlarağası Sümbül Ağa, padişahtan aldığı armağanlar ve hizmetlileriyle Mısır’a giderken, gemisi Girit açıklarında Venedikli korsanların saldırısına uğrar. Akdeniz’de çıban başı olan Girit korsanlarının yaptığı bu son saldırı Osmanlılar için bardağı taşıran damla olur. 30 Nisan 1645 tarihinde, Yusuf Paşa, Girit’i almak üzere donanmasıyla İstanbul’dan sefere çıkar..
   Girit Adası’na Kanuni Sultan Süleyman döneminde de sefer düzenlenmiş, fakat istenilen sonuç alınamamıştır. Yusuf Paşa, 54 gün süren zorlu bir savaş sonrasında Hanya Kalesi’ni fethetmeyi başarır. Zafer haberiyle İstanbul’da şenlikler düzenlenir. Büyük üne kavuşan Yusuf Paşa geri dönüşte kahramanlar gibi karşılansa da, Sultan İbrahim, Girit’in tamamen alınmamasına ve kendisine armağan olarak sadece mermer sütunlar getirilmesine çok bozulmuştur.. 



   Halbuki padişah, Yusuf Paşa ile kızını dillere destan bir düğünle evlendirmiştir !.. Düğünün yıllar geçse de akıllardan çıkmamasının nedeni, çeyiz ve gelin alayı düzenlenerek Saray’dan gönderilen Fatma Sultan’ın sadece üç yaşında olmasıdır !.. Çocukluğunda anne baba görmemiş Yusuf Paşa’nın, bir çocuğun yanında “koca” unvanıyla yer alması, tarihin en büyük trajedilerinden biri olsa gerek !..

   Nadin’deki sancakbeyinin huzuruna çıkan görevli, İstanbul’dan geldiğini ve Yusuf Paşa’nın has adamı olduğunu söyleyerek elindeki torbayı ve de mektubu uzatır.. Sancakbeyi, adına yazılı zarfı açınca, Yusuf Paşa’nın gönderdiği torbanın Maria adlı dul kadına verilmesi emrini okur. Torbayı teslim aldığına dair kadına imzalatılacak bir makbuz aynı görevliyle İstanbul’a geri getirilecektir…
   Yaşlılığın ve yoksulluğun pençesinde kıvranan Bayan Maria, kendisine uzatılan torbanın mührünü açıp içindekileri masaya koyduğunda yaşadığının bir rüya olduğunu sanır. Masanın üstünde içleri altın dolu bir çift ayakkabı durmaktadır !.. Torbadan çıkan mektupta ise Yusuf Paşa şunları yazmıştır :
“Anneciğim, bir kış günü çıplak ayaklarına kundura giydirdiğin o kimsesiz çocuk ölünceye kadar seni unutmayacak !..”

   1646 yılının soğuk bir kış günü, İkinci Meşrutiyet dönemi (1908-1918) tarihçileri tarafından “Deli” diye adlandırılacak olan Sultan İbrahim, huzuruna çağırdığı Yusuf Paşa’nın hemen sefere çıkarak Girit’i tamamen almasını ister. Kaptanı Derya Yusuf Paşa, mevsimin uygun olmadığını, hazırlıkların da zaman alacağını söyleyince Padişah köpürür : 
“Sen kendini bir hizmet mi ettim sanıyorsun ? Bu kadar hazinemi sarf edip bir alay dinsizi öldürtmeyip mallarıyla memleketlerine yolladın !..”
  Yusuf Paşa’nın, “Gerçi hazineyi sarf eyledik amma, büyük bir kaleyi fethettik. Küffarı katletmek bir iş değildi, lakin sonu vahim olurdu,” karşılığına iyice sinirlenen Sultan İbrahim, cellatın hemen çağırılmasını emreder. Veziriazam Salih Paşa’nın yalvarmalarına aldırmayan padişah, Yusuf Paşa’yı öldürttükten sonra cesedine bakarak, tarihin karanlık ve soğuk koridorlarında yankılanacak şu ünlü sözü söyler : “Ne güzel kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık oldu, kıydım !” 

   Yusuf Paşa, neler olup bittiğini anlayamayan dört yaşında bir kız çocuğunu arkasında “dul” bırakarak ayrılır dünyadan !..


      


  

Leave a reply:

Your email address will not be published.