428 ) TARİHİ BİR GEYİK MUHABBETİ !..

   Geyik, kuzey yarım küre halklarında kutsal hayvandır. Geyik teması Sibirya ve Altaylar’da masklarda, işlemelerde yaygın olduğu gibi, kutsal şaman elbisesinin de motifidir. Geyik kurbanı, hayvan-ata ve ebedi yaşam simgesi olarak geyik kültürünün gücünü gösterir. 
   “Geyik” sözcüğü Eski Türkçe’de yabanıllık anlamını da içermektedir. Anadolu’da, özellikle Yörükler dağ keçisine de geyik derler.. Eskiden geyik karşılığı olarak “bugu” sözcüğünün bulunması, tarih içinde sözcükte yaşanan anlam daralmasına işaret ediyor olmalıdır. İngilizce “deer” sözcüğünün de aynı yabanıllık anlamını içermesi, geyikle doğal yaşamın özdeşleştirilmesinin evrenselliğine başka bir örnektir..
   Çin ve Hint geleneklerinden Hititlerin geyikli güneş kurslarına kadar zaman ve mekanı aşan geyik kültü Alevi Bektaşi geleneklerinde de saflığın simgesidir. Divan edebiyatında haşin dilberlere “ahu” denir. 15. yüzyıldan itibaren yazıya geçirilmiş olan “Geyik Destanı”, acımasız, kafir avcıların eline düşen geyikle Hz. Muhammed arasında gelişen ilişkiyi konu alır. Destan, değişik ulu kahramanların rol aldığı masal biçiminde Anadolu’da çok yerde derlendiği gibi, Karaçay edebiyatından Almanya’ya kadar geniş bir saha içinde mevcuttur. Ziya Gökalp’in “Alageyik” destanı da bu sahaya girmektedir..

   Osmanlı kuruluş efsanelerinde yer tutan “Geyikli Baba”nın, müritleri ve elbette geyikleriyle Bursa’nın 1326’daki fethine katıldığı öyküsü, başına geyik boynuzları takan dervişleri akla getirmektedir. 
   1404 yılında Orta Asya’ya elçilik göreviyle giden İspanyol Clavijo, Erzurum çevresindeki bir köyde (Kalenderi olması gereken) aşık denilen zahitlerin yaşadığını, gelen ziyaretçilere şifa dağıttıklarını, aşıkların saç ve sakallarını tıraş edip, çıplak dolaşıp, davul çaldıklarını anlatır. İşte bu aşıklar evlerinin kapılarına astıkları siyah bayraklara geyik, koç, teke boynuzları taktıkları gibi, sokaklarda gezerken de bu boynuzları taşırlar. Barak Baba ve Kalenderiler hakkındaki 13. yüzyıl sonlarına kadar uzanan tasvirler, boynuzlu başlıkları doğrulamaktadır. Esasen geyik boynuzu, Orta Asya şaman kıyafetinin de önemli bir öğesidir. (Jean-Paul Roux, “Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar”)

   Charles Texier, yaklaşık beş yüz yıl sonra, İnönü’de, başlarında boynuz taşıyan kadınlar görür. (“Küçük Asya”, 1924 Ali Said çevirisi)
“… Sabahleyin harman savurmaya mahsus çatal ağaçlarla donanmış bir takım boynuzlu yaratıkları görünce şaşırdım. Bunlar türkü söyleyerek tarlaya gidiyorlardı. Gözümün önündekilerin erkek yahut kadın olduklarından veya putperest bir grubun özel ayinlerinde bulunduğumdan şüphe ediyordum !.  Fakat sonra papaz efendinin açıklamasıyla bu İnönü sakinlerinin, Hristiyan ve Rum Kilisesine mensup olduklarını öğrendim. Bu gayet garip kıyafetin ve bu alemden hariç baş süslemelerinin esasını hiç kimse bilemez. Bunu güney denizleri vahşilerinin hayalleri bile icat edemez..”
   Texier’in verdiği bilgilere göre, yalnız evli kadınların taşıdıkları ve zenginlerinkini “daha süslü ve boynuzları ifrat derecesinde büyük”, fakirlerinki “pek ufak ve üzerleri boncuksuz” olan boynuzlarla ilgili olarak, Texier, “buranın papazları o kadar cahil idi ki, her ne sordumsa ‘Allah bilir’den başka bir cevap alamadım” dese de, harman savurmaya da gidildiğine bakarak, boynuzların bereket törenleriyle ilgili olması gerekir..
   Anadolu’da kapı üstlerine, oda duvarlarına geyik ve koçboynuzu asma geleneği yakın yıllara kadar yaşadığı gibi, Balkanlar’da ve Malta Adası’na kadar uzanan coğrafyada evlere boynuz asma geleneğinin sürekliliğine tanık oluyoruz..

   Çin kaynaklarından öğrenildiğine göre Türk boylarından sayılan Ye-Da’larda çokeşlilik geçerlidir ve kardeşlerin karısı ortaktır. Hiç kardeşi olmayan adamın karısı başında bir boynuz taşır. Boynuz miktarı, kardeş sayısına göre çoğaltılır. 
   Moğolistan’a Budizm’in yerleştiği dönemin ürünü olan Eski Tsaayin Biçik’te zinanın cezası Cengiz Han yasalarına göre çok hafif olduğu gibi, zina yapan kadının kocasına “boynuzlu” denildiğine de tanık oluyoruz. Böylece, ataerkilliğe geçişin gerçekleşmesiyle “geyikleşme” erkekler için alçaltıcı bir anlam kazanmaya başlıyor.

   Avrupa’da aldatılmış koca simgesi olarak geyik boynuzlu erkek, ortaçağdan itibaren simgeleşmiş ve gravürlere yansımıştır. Boynuzlamak, boynuz takmak Batı dillerinde “horn-korn” sözcüğüyle genellikle ortak köktendir ve Vikingler gibi birçok kavim miğferlerine boynuz taktığı gibi, içme kabı, haberleşme borusu olarak kullanımı uzun süre devam etmiştir. Bu boynuzların, Büyük İskender ve sözcük anlamı “iki boynuzlu” olan “Zülkarneyn” efsaneler zincirindeki gibi dünya egemenliğini, güç ve iktidarı gösterdiği ve anlamının tersine döndüğü anlaşılıyor. Çekecekler de eskiden boynuzdan yapıldığı için Eski Yunanca “keras”, Yeni Yunanca “kerato” boynuz sözcüğünden “kerata” olarak adlandırılırlardı.. 
  “Kerata” sözcüğü hakaret olarak anlam aşınmasına uğramış olmakla beraber, aslında “boynuzlu” anlamına gelirdi.

  

   Şeyhülislam Ebussuud Efendi (1490-1573) “Bir cami-i şerife imam olan Zeyd’in kapısına, na-makul nesneler sürülüp ve boynuzlar ve şebek asılmak ile azli lazım olur mu ?” sorusuna ; “Olur, rey-i hakimle” diye cevap verirken, söz konusu “na-makul” nesnelerin katran olabileceğini tahmin ediyoruz. Anadolu’da kapıya katran sürmek, o hane kadınlarının ahlaksızlığına işaret eder ve ev halkı böylelikle taşınmaya mecbur edilerek mahallenin namusu kurtarılırdı. Kapıya asılacak şebeğin nereden bulunduğu muamma olarak kalırken, boynuzun bir yandan kapılara kutsallık simgesi olarak asılması adeti devam ederken, bir yandan da zinanın simgesi olması, bir anlam kargaşasına işaret ediyor. 
   Kutsal geyiğin dişi olduğu bulgusu ile “geyik muhabbeti” yapanların erkek oluşları, dönüşüm konusunda ipuçları veren, derin bir araştırma konusudur. 
   Geyik muhabbeti deyimi Türkçe’de “gevezelik ; yararsız, uzun uzun konuşma” demektir. Osmanlı okumuş sınıfı, birbirlerinin şiirlerini küçümsemek için yukarıda sözü edilen Geyik Destanı’na benzetirlerdi.  
   Örneğin 1650’lerde Gelibolulu Mustafa Ali, Molla Siyahi’den “mücellet hezelliyatı (ciltlenmiş manzumeleri) Geyik Destanı’ndan çok ün almış, bir yoldan azmış kişi idi” diye bahseder. 
   1840’larda İngilizce’de “stag party” (erkek geyik partisi) deyimi erkekler arasındaki eğlenceyi anlatırken ; 1910’larda zamanın buluşu çıplak fotoğraf çevresinde toplanan erkekleri anlatmaya başlamıştır. Deyim, “geyik yapmak” biçiminde bugün de gençlik arasında yaşıyor..

 

KUDRET EMİROĞLU’nun “Gündelik Hayatımızın Tarihi” adlı kitabından alınmıştır.

  

Leave a reply:

Your email address will not be published.