426 ) “DONANMANIN KATİLİ” DENİLEN SULTAN ABDÜLHAMİD NASIL OLDU DA ÜÇ GEMİ SATIN ALDI ?!..

  Sultan İkinci Abdülhamid’in kendi öz donanmasına duyduğu hastalıklı korku ; bu kuruntulu hükümdarın yeni ve modern tek bir savaş aracı edinmesi şöyle dursun, amcası Sultan Abdülaziz’ den miras kalan büyük zırhlı bir donanmayı Haliç sularında hareketsizliğe mahkum edip göz göre göre çürüterek mahvetmesi bütün dünyaca bilinen bir gerçek iken, nasıl oldu da üç yeni gemi siparişi verildi ?..

Abdülhamid adlı modern bir kruvazör
İngiltere’nin Elswick ; Abdülmecid, Amerikalıların William Cramp and Sons şirketine ısmarlanmış, üçüncü bir gemi olan Drama da İtalyanların Ansaldo deniz tezgahına sipariş edilmişti..   
 (Sol tarafta, üstte ve yanda Hamidiye)

Acaba, kendisi de amcası gibi, tahtından indirileceği kuruntusuyla gözlerine uyku girmeyen “despot” Padişah, birdenbire fikir ve kanaat değiştirip, o zamana kadar Türk deniz kuvvetini mahvetmeye çalışmış olmak günahının bir kefareti olarak mı bu üç modern kruvazörü donanmasına katmak istedi ?.. 
   Nihayet kendisi de, yüzyıllar boyunca Türk’e hakanlık etmiş bir hanedanın üyesi olduğundan ; gönül bu soruya olumlu bir yanıt verilmesini diliyor ama, ne çare ki, gerçek ne yazık ki böyle değildir ve çok acıdır..

   Ahmet Cemalettin Saraçoğlu, “Rauf Orbay ve Hamidiye” adlı kitabında bu ilginç öyküyü ayrıntılarıyla anlatıyor..

   1894, 1896 Ermeni ihtilal hareketleri üzerine Anadolu’da birtakım İngiliz ve Amerikan misyoner kuruluşları da zarar görmüştü. Bu misyonerlerin dini propagandalarıyla Protestanlığı kabul edip ihtilalin kargaşası yüzünden mallarını, mülklerini bırakarak Amerika’ya, İngiltere’ye ve başka ülkelere kaçmış Ermeniler vardı. O sırada ABD’nin Sultan Abdülhamid nezdindeki büyükelçisi Leechman idi. Dönemin kamuoyu tarafından “Ermeni patırdısı” olarak adlandırılan bu isyanlardan 1896 yılında olanına bilhassa İstanbul, yani imparatorluğun başkenti tanık olmuş, Ermeni fedaileri, yabancı devletlerin müdahalelerini sağlamak amacıyla, birtakım yabancı kuruluşlarına -bu arada Osmanlı Bankası Galata Şubesine- ve Babıali’ye saldırmışlar, hatta Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın sadaret dairesini bombalarla havaya uçurmaya kalkışmışlardı. İşte bu kargaşalık süresince de, bir hayli yabancı müessese zarar görmüştü..
(Aşağıda, Osmanlı Bankası’nı basan Ermeni fedailer, kaçtıkları Marsilya’da)

   İşte bu yüzdendir ki, bu kargaşada tebaaları zarar görmüş bütün yabancı devletler arasında Birleşik Amerika Hükumeti de Yıldız Sarayı’na başvurmuş, elçisinden başka, Sultan Abdülhamid’i tazminat vermeye zorlamak amacıyla, “USS Kentucy” adlı savaş gemisinin kaptanı Colby Mitchell Chester adında bir özel temsilciyi de İstanbul’a göndermişti.. (alttaki fotoğraf)

   Chester, bütün Amerikalılar gibi, ince bir diplomattan çok pratik bir iş adamıydı da.. O, diplomasinin ve Saray politikasının çarpık ve dolambaçlı, hem de uzun süren görüşme, teklif, karşı teklif, özel komisyonlara havale gibi yıpratıcı ve usandırıcı yollarına sapmadı ; doğrudan doğruya Padişah ile görüşmek için girişmeyi daha çıkar bir yol saydı..
   Yabancı devletlerle müzakere işlerinde son derece ürkek davranan, bu gibi meseleleri daima pamuk ipliğine bağlayıp sessiz sedasız yatıştırmak siyasetini benimsemiş olan Sultan Abdülhamid, bu Ermeni ihtilali meselesinde, her nedense oldukça cesur davranıyor, Amerikalı temsilcinin istediği tazminat işine pek yanaşmıyordu. Padişahın ileri sürdüğü itiraz da boş ve mantıksız değildi. Çünkü kanun, Osmanlı İmparatorluğu topraklarını pasaportsuz yani izinsiz terk etmiş Padişah tebaasına, her ne şekilde ve isim altında olursa olsun, tazminat ödenmesine uygun değildi. Padişah bu noktayı kesinlikle ileri sürüyor, Nuh diyor, Peygamber demiyordu !..
   Öte yandan Amerikan Hükumeti de ısrar etmekte, özel temsilci Chester’ı sıkıştırıp durmaktaydı. Arada bunalan Chester, sonunda yurttaşlarına has o pratik zekayla, çözümü buldu.. Günlerden bir gün, gene Sultan’ın huzurunda iken :
“Sultanım !. Nazik durumunuzu, haddim olmayarak, gereğince kavramış bulunuyorum. Zat-ı Şahaneleri yerden göğe kadar haklıdırlar ve Memalik-i Şahane’yi terk edip Amerikan topraklarına iltica etmiş Ermeni tebaaya hiçbir şekilde tazminat ödeyemezler ; çünkü buna Osmanlı kanunları engeldir. Sonuç olarak Osmanlı Hükumeti, hükumetimizce talep olunan bu bedeli bize veremez..”
   Sultan Abdülhamid, bu anlayışlı Amerikalının şu iç açıcı, gururunu okşayıcı, hakkını teslim eden sözleri karşısında derin bir nefes aldı. O ana gelinceye kadar kendisinden tavizler koparmak, ayrıcalıklar elde etmek isteyenler hep Türk sularına savaş gemileri göndermekten bahsetmişler, tehditler savurmuşlar, alacaklarını ancak böyle göz korkutmalarla, onun hastalıklı vehmini şahlandırmak suretiyle elde edebilmişlerdi. Halbuki şu Amerikalı ne kadar yumuşak konuşmakta, ne kadar makul ve anlayışlı davranmaktaydı !..
   Chester, sözlerinin yaptığı olumlu tepkiyi, Hünkar’ın birdenbire aydınlanan munis çehresinden, dudaklarında beliren tatlı tebessümden anlıyor ve şöyle devam ediyordu : 
“Ancak, Birleşik Amerika Hükumeti de bu tazminat konusunda son derece ısrar ve inat etmektedir. İlk bakışta bir çıkmaz yol gibi görünen bu zor durumdan sıyrılmanın elbette ki bir yolu, bir çaresi olsa gerektir Sultanım..”
   Sultan’ın bu çareyi açıklaması yönündeki sözlerinden sonra özel temsilci devam eder : 
“Osmanlı Devleti, Amerikan Hükumeti tarafından ısrarla talep edilen 150.000 dolarcıktan ibaret tazminatı, kanun gereği, ‘tazminat’ adı altında ödeyemez. Ancak, Osmanlı Devleti, bir yabancı devlet askeri imalathanesine, yahut tersanesine başvurup da savaş malzemesi, silah cephanesi veya savaş gemisi sipariş edebilir. Kanunun buna bir diyeceği yok..
“Amerikan silah fabrikalarından veya gemi tezgahlarından birine bir sipariş yapılmasına izin verdiğiniz taktirde, o sipariş bedeline bu 150.000 dolar ilave edilir. Birleşik Amerika Hükumeti de bu tazminat akçesini Osmanlı Hükumet Maliyesinin kasalarından değil de, siparişi almış olan şirketten tahsil eder. Bu suretle hem kanuna uyulmuş olur, hem de hükumetimin isteği sessiz sedasız yerine getirilmiş olur..” 
   Bu pratik buluş Sultan Abdülhamid’in de pek hoşuna gitmiş olacak ki, öneri hemen kabul olunur, Amerika’nın Cramp gemi yapım şirketine Abdülmecid kruvazörü sipariş edilir..(altta)
  

  Sırada, aynı şekilde tazminat talep eden İngiltere vardır. O da aynı sistemle halledilir !. Abdülhamid kruvazörü Elswick tezgahlarına sipariş edilir. Drama kruvazörü de İtalyan Ansaldo şirketine… 
   Bunlardan Abdülmecid ile Abdülhamid kruvazörleri, taksitleri tam vaktinde ve düzenli ödenmiş oldukları için, 1903  ve 1904 yıllarında İstanbul’da donanmaya katılmışlardır. 
   Drama’nın ise taksitleri zamanında ödenmediği için, bu üç gemi arasında en büyüğü olan 4500 tonluk bu kruvazörümüz yıllarca ikmal olunamamış, nihayet 1912 yılının sonuna doğru inşası bitmişse de o sırada Osmanlı-İtalya savaşının patlak vermesi üzerine, Libia adı altında İtalyan donanmasına katılmıştır !.. (altta)
    
 

   Gelelim gemilerin isimlerinin değiştirilmesine… O da ayrı bir ilginç konu !..
   
   O devirde Donanmayı Hümayun’da Abdülhamid ve Abdülmecid adını taşıyan iki torpidobot ve iki de denizaltı vardır !.. Bu denizaltılar bütün dünyadaki deniz kuvvetleri arasında ilk denizaltı gemileriydiler..
   Bu isim benzerlikleri yüzünden, donanmaya yeni dahil olan iki kruvazörün adları,
ancak 31 Mart ayaklanmasından sonra, Sultan Abdülhamid tahttan indirildikten sonra değiştirildi. 
   3200 tonluk, 101 metre boyundaki Abdülmecid, “Mecidiye” ; 3800 tonluk, 104 metre boyundaki Abdülhamid, “Hamidiye” adlarını aldılar.. 

GAZİ MUSTAFA KEMAL VE EŞİ LATİFE HANIM “HAMİDİYE” DE..

Leave a reply:

Your email address will not be published.