423 ) ATATÜRK’ÜN SON YILLARI …

  

   Hayatın doruğu aşılıp bir defa iniş başlayınca, adımlarımıza artık biz hakim olamayız. Adımlarımız ne kadar dikkatli atmak istesek bile.. Özetle, çıkış zor, iniş hızlıdır. Ve bu, her dağ yolculuğu gibi, hayat öykümüzün değişmez yasasıdır..
   Atatürk’ün hayat öyküsü de budur. Yıllar boyunca tırmandı. Engeller, kayalar, çalılarla becelleşti. Yolunu ; iradesi, ihtirası ve alın teriyle açtı. Nihayet doruğa ulaştı. İniş yolu ise, bir dönüş yolu değildir. Bu yolun sonunda, dönüşü olmayan yolculuk başlar. Atatürk’ün hayat hikayesinin de sonu, bu dönülmez yolculuk oldu..
   Bu hikaye pek uzun değildir. Örgüsü de basittir : İnsanın kendine ve şahsına olan güveni ile, doğa kanunlarının mücadelesinde irade er geç yenilir. O’nun hastalığının da kısa hikayesi budur. Bu hikayeye, O’nun günlük yaşamının kendine özel akışını, sabahlara kadar süren sofralarda bir taraftan daima dolu ve iyi çalışmayan midenin, diğer taraftan durmadan çalışan kafanın ve sinirlerin yıllar yılı süren boğuşmalarını da eklemek gerekir.. Bu katkıya, O’nun artık önerilerde bulunulamayacak kadar yükselen biraz asi şahsiyetini de ekleyelim.. Ayrıca dikkatsizlikleri, yanlış teşhisleri, geç teşhisleri katalım. Sonuçta neyi değiştirebiliriz ? Hiç !.. 
   Bu noktada da galiba en doğru söz, o son Mevlevi Çelebisinin, Veled Çelebi’nin, O’nun için söylediği sözdür : “O bir kaplandı. Kaplana gem vurulamaz..”
   O gerçekten de kendi yaşamını kendi yolunda, kendince, kendi mizacı ile yaşadı ve öldü..
   Eğer hastalığına daha erken teşhis konulsaydı, eğer daha iyi tedavi yolları bulunsaydı, daha bir süre yaşar mıydı ? Bu belki mümkündü ; ama ne var ki bu yaşayacak olan eğer Atatürk olacak idi ise, kazancımız belki de çok uzun sürmezdi. Çünkü O, kendi hayatını gene kendi biçiminde sürdürecekti. Ve yolu belki gene aynı çatışma noktasına çıkacaktı. Yani kendi irade ve şansına olan aşırı güveni ile, doğanın zalim kanunları belki biraz daha uzunca çarpışacaktı. Ama sonunda doğa O’nu gene yatağa serecekti. Çünkü bu tür şahsiyetlerde, kişilik ve alışkanlık içgüdüleri o derece kesin güçler halinde gelişirler ki, bu içgüdülere artık o şahsiyetin kendisi bile hakim olamaz..

   O’nu yakından gören ve hakkında iki güzel derleme eser yazan Prof.Dr. Herbert Melzig, özel bir sohbette Ş.S.Aydemir’e şunları söylemiş :
“Kendini sofra başında ve içtiği zaman daha iyi buluyor. Asıl şahsiyeti ve iç dünyası o zaman ortaya çıkıyor. İçmeden önce sakin, iddiasız, hatta mahçup bir insan. Gerçi aralarında başka benzetme noktaları yoktur ama, bu noktada (eski İngiliz kralı) Edward VIII de böyledir. Sofrada oturup içkisini almadan önce Edward VIII, hatta hiç yaşamaz gibidir. Ama ondan sonra bir başka insan ortaya çıkar. Böyle şahsiyetler ancak kendi alışkanlıkları içinde kendilerini bulurlar ve bu alışkanlıklar içinde yaşarlar..”

     

    Atatürk’ün dış görünüşünde ve az çok her görenin fark edebileceği değişmeler, öyle anlaşılıyor ki daha 1930-1933 yılları arasında başlamıştır. Bu değişikliklerin bir kısmı huy ve görünüş değişiklikleridir. Diğer kısmı da çalışmalarının ağırlık merkezini oluşturan bilgi konularına aittir. Önceleri şen, sokulgan, teklifsiz davranışlar gösteren, insana ve hayata açık bir mizaç yerine ; gittikçe içine dönük, resmi bir vakara büründü. Bu biraz dalgın, düşünceli ve hatta bir iç çatışmadan işaretler veren kapalı mizaç, bu değişikliğin ilk bölümünü oluşturur. Bunu ; bünyede zindelik verici hayati faaliyetlerin bir tür zayıflayışı, sönüşü ile açıklanabilecek belirtiler izledi. Uzun ordu yaşamının yıpratıcı ve yorucu yalnızlığının da etkisini taşıması mümkün olan bu değişiklik daima göze çarpmıştır.  F.R.Atay, “Çankaya”da şöyle yazar :
“Atatürk’ün ilk bezginliğini Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde sezmiştim. Hepimiz bu yıldönümünü kutlamaya heyecanla hazırlanıyorduk. Halbuki akşam sofralarından birinde Atatürk : ‘Bana gelince, ben bir şey hissetmiyorum’ dedi.”
   Kısacası Atatürk daha o yıllarda, yaşama arzusunu zincirleyen fiziki bir depresyon içine düştü. Hatta belki daha da önce..
   Ünlü yazar Emil Ludwig, daha 1930 yılı başlarında Atatürk’le konuşurken, önceleri şen ve hareketli bir huya sahip olduğu bilinen Atatürk’ün oldukça durgun olduğuna dikkat çeker. Atatürk’ün kendisine, şu sözleri söylediğini yazar :
“Ben bugün, Cumhurreisliğinden ve hatta Başkumandanlıktan istifa edip kendimi okumaya, mütalaaya vermek için bir köşeye çekilmek istiyorum..” 

 

   Kılıç Ali ve Salih Bozok gibi yakınlarının gayet sağlıklı olduğunu iddia ettikleri Atatürk, aslında çok da sağlıklı sayılmazdı. Daha Binbaşılığı zamanında, Trablusgarp’ta göz ve böbrek hastalıkları çekmiş ve bu yüzden de oradan ayrılmak zorunda kalmış, dönüşte Viyana’da muayene ve tedavi görmüştür. Birinci Dünya Savaşı sonlarında Karlsbat’da uzun süren bir tedavi devresi daha geçirmiştir. 1919 mayısında Samsun’a çıktığında da rahatsızdır, Havza’ya geçerek kaplıcalarından faydalanmak istemiştir. Böbreklerinden rahatsızdır ve bu rahatsızlık O’nu Erzurum ve Sivas Kongrelerinde de tekrarlar.. Hele Meclis’in kuruluşundan önceki Ankara günlerinde sağlığı hiç de iyi değildir. Enfarktüs krizlerini 1925 ve 1927 yıllarında geçirdi. Çeşitli zamanlarda onu tedavi eden Dr. Asım Arar’a göre, Atatürk sağlığına çok dikkat etmezdi :
“Atatürk, sağlık kavramı ile kesinlikle ilgili olmadığı gibi, en basit bir insan kadar olsun, kendi sağlığına ve bedenine ilişkin konulara aldırış etmezdi..”
   1936 kasımında bir zatürree başlangıcı atlattı. Karaciğer rahatsızlığının da o günlerde başlaması olasıdır. 1936 sonlarında, halinde bir başkalık olduğunu kabul etmemeye imkan yoktur..
   Bir karaciğer yetmezliğinin ilk belirtileri, önce 1937 yılı içinde ortaya çıktı. Evvela aralıklarla, sonra sık sık görülen burun kanamaları ve vücudun çeşitli yerlerinde kaşıntılar kendini gösterdi. Ama gittikçe şiddetlenen bu belirtiler, çevresinde ve kendini tedavi eden doktorlarca, her nedense önemsenmedi. Kimse bir karaciğer rahatsızlığı olasılığına yönelmedi. Buruna pamuk koymak, kaşıntılara ilaç sürmek gibi önlemlerle yetinildi !. 
   1937 sonbaharında ise, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürlüğü Sağlık Bakanlığı’na “köşke karınca baskını olduğunu ve Atatürk’ün gayet nazik olan vücudunun bu böcekler tarafından ısırıldığı, yüzünde kaşınmalar görüldüğü” haberini verdi. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı şöyle yazar :
“Köşkün bazı yerlerinde gerçi bazı karıncalar bulundu. Hatta uzmanlar bunların Çin’den Avrupa’ya geçen karıncalar cinsinden olduğunu da bilimsel olarak kanıtladılar ! Ama Atatürk’te görülen kaşıntıların başka bir sebepten olabileceği olasılığı hiç kimsenin aklına gelmedi. Ancak karıncalara hücum için genelkurmaya baş vuruldu. Deniz kuvvetlerinden uzman ekiplerle işe saldırıldı..”
   Bu sırada karaciğer hastalığı ne yazık ki hükmünü yürütmektedir..  O günlerde, “Paşam, söz senin değil, artık benimdir !” diyecek karakterde bir doktorun bulunmaması hazin bir talihsizliktir.. Halbuki el ve ayak parmaklarında kan oturmaları da daha 1933-34 yıllarında başlamıştı.. Burun kanadıkça biraz pamuk ve zayıfladıkça iştah açan mezeler.. Halbuki O’nun karaciğerini kemiren hastalığın açık bir belirtisi de iştahsızlıktır.. 
   Sonunda kaşıntılar artar. Bilhassa bacaklarında öyle şiddetli, öyle devamlı kaşıntılar olur ki, O’nun hastalığını ilk kez teşhis eden fakat O’nun devamlı hekimlerinden biri olmayan Dr.Nihat Reşat Belger’in gördüğüne göre, bacaklar dilim dilim tırnak izleri içindedir. Bu kaşıntılar aylardan beri süregelmiştir. Ama doktorlar, kaşınan yerlere merhem sürerlerdi. Özetle kader O’nun sonunu, kendi bildiği gibi işlemek ister..
   Hastalığın ağırlık devresi 1938 martından başlayarak son nefesini verdiği ana kadar sürer. Hastalığının ne olduğu ise ancak 1938 başında ortaya çıkar !.. O yılın Ocak ayında gittiği Yalova’da, Yalova Kaplıcaları Müdürü, Genç Türkler hareketinden beri adı geçen biri olan, Doktor Nihat Reşat Belger tarafından teşhis konur : Siroz.
   Teşhis konulunca Atatürk’ün çevresindeki “daimi” kimseler tarafından Doktor Reşat Bey’e sezdirilmeden Ankara’dan daimi doktor Prof. Neşet Ömer İrdelp’i çağırırlar. Evet, teşhis doğrudur !. Ama o, devamlı Atatürk’ün yakınında olduğu halde, bu teşhisi koyamamıştır !..
   Ondan sonra hikaye, Atatürk’ün kendi iradesine olan aşırı güveni ile, doğanın zalim kanunları arasında hazin bir mücadeledir. Bazen kendini doktorların eline teslim eder gibi görünür. Ama Atatürk, artık eski Atatürk değildir..

            

ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR’İN “TEK ADAM” ADLI KİTABINDAN DERLENMİŞTİR..

Leave a reply:

Your email address will not be published.