422 ) MUSTAFA KEMAL İLE TANIŞMAK…

    

   1913 yılı Ağustos ayı.. Edirne’yi geri almıştık.. “Tanin” gazetesine “Trakya Mektupları” yazmak üzere Vali Hacı Adil Bey’in misafiri idim. Enver Bey’i de ilk defa vali odasında tanıdım. Telgraflarımı ve yazılarımı ona imzalatarak, sansür zabitlerinin kapısında nöbet beklemekten böylece kurtuluyordum !..
  Bir gün Hacı Adil Bey vilayet içinde bir teftiş gezisine çıkacağını haber verdi, istersem beni de götürebileceğini belirtti. Ertesi sabah otomobillerle yola çıktık. Önce Dimetoka’ya gidecektik. Fahri Paşa Kolordusunun merkezi oradaydı. Sonradan anladığıma göre, Hacı Adil Bey’in görevlerinden biri de Enver Bey ile bu kolordunun İttihatçı subayları arasındaki anlaşmazlığı yatıştırmaktı. O dönemde politika yalnız ordunun içinde değil, ordu politikanın başındaydı !..
  Kendi müttefikleri ile savaşa tutuşan Bulgarların Edirne’de dayanma imkanları yokmuş. Yürüyüş sırasında Edirne’ye Fahri Paşa Kolordusu girmeliymiş. Fakat Enver Bey, acele davranarak, bu ucuz ve kolay şerefi arkadaşlarının elinden kapmış.. Doğru mu, yanlış mı, bugün bir şey söyleyemem. O zamanlar bu tür sırları öğrenebilecek yaşta ve konumda değildim..
  Tanin gazetesine yolladığım 1 Ağustos tarihli mektupta şöyle bir cümle var : “..Yarı yolu geçmiştik ki Fahri Paşa, erkan-ı harbi Mustafa Kemal Bey ve Kaymakam bizi karşılamaya geldiler..” 
  Nasılsa bu heyet arasında bulunmayan Fethi Bey ile Enver Bey’in isimlerini hürriyet şarkılarında duymuştuk. Mustafa Kemal ismini ilk defa işitiyordum. Onun da İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden olduğunu bu seyahatte öğrenmiştim..
  Loşça bir büyük salonda toplandık. Vali, Fahri Paşa ve yüksek rütbeli birkaç kişi üst sedirde idiler. Sarışın, genç bir subay tam karşı duvarın dibinde bir iskemleye oturdu. Yakışıklı, temiz giyimli, tok ve keskin bakışlı, gururlu idi.. Bütün dikkatlerin, birbirinden saklanarak, onun üzerinde toplandığını seziyordum. 
  Gerek anlaşmazlığın çıkmasında, gerek soğukluğun giderilmesinde onun, rütbesinden aşırı bir önemi olduğunu anlamak güç değildi. Sonra, aralarında neler geçti bilmiyorum, fakat bu genç subayın esrarlı ve etkileyici bakışlarını bir daha unutamadım…

   Daha sonraları bir ara Suriye’ye geldi. Kendisini Hicaz’a göndereceklerdi. O, tam aksine, Hicaz’ın bırakılarak bütün kuvvetlerin Filistin savaşlarına bağlanması fikrini öne sürmüştü. Savaşın gidişini beğenmeyen, kendilerini tutup ilerletebilecek yeni bir lider arayan genç subaylar, “Gerçek asker görüşü budur !” diyorlardı..
  Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul’unda Mustafa Kemal’i bir defa Lebon Şekerlemecisinde,bir defa da Pera Palas Otelinin camekanı arkasında gördüm. Biri üniformalı, diğeri sivil olarak.. Her türlü bir parlayışı vardı..
  İzmir’in kurtuluşunun hemen ertesinde, Yakup Kadri ile beraber bir İtalyan vapuru ile limana girdiğimizde, tabyalardaki Türk bayrağını görünce duyduğum sevinç, bir bayram sabahının çocuk çığırışı idi.. Herkesin boynuna atılmak, sarılmak, herkesle bağrışıp ağlaşmak istiyordum..
  Üstleri tozlu, güneş yanığı ve savaş yıpranmışlığı içinde bir kaç subay gemiye çıktılar. Kağıtlarımıza baktılar ve bizi bekletmeden dışarı koyverdiler. 
  Eşyalarımızı Kramer Palas Oteline bıraktık. Başında Anadolu kalpağıyla Ruşen Eşref göründü : “Mustafa Kemal Paşa’yı göreceksiniz değil mi ? Haydi ben sizi götüreyim, karargahı hemen şuracıkta, eski bir Rum evinde..”
  Rıhtımda bir yalının alt kat salonunda açık bir pencere.. Başkumandanı profilden görüyoruz.. Tığ gibi bir asker.. Keskin bir burun, canlı ve yanık bir yüz.. Karşısında ayaküstü selam duran iki İngiliz subayı var. İstanbul’da bir sözleriyle küme küme insanlar hapse giren, Malta’ya sürülen, evlerinden kovulan, kapı uşakları bile Osmanlı nazırlarından daha dik konuşan İngilizleri Başkumandana put gibi selam durur görmek, içimizin bütün öfkesini yıkadı, hınçlarımızı soğuttu …
  Biraz sonra İsmet Paşa ile birlikte bizi holde kabul etti. Yalnız kaldığımızda kendisine sordum : “Paşam bilir misiniz sizi ilk defa nerede görmüştüm ?”
“Evet” dedi, “Edirne Valisi Hacı Adil Bey’le beraber Dimetoka’ya gelmiştiniz. Biz de Fethi Bey ile gelenleri karşılamaya çıkmıştık. Hacı Adil Bey arabada yanına Fethi Bey’i almalıydı. Enver Bey ile Fethi Bey’in arası açık olduğu için, ne olur ne olmaz diye, yine sizi aldı..”
  Dona kalmıştım. Aradan geçen dokuz yıla ve bunca olaylara rağmen, benim bile unuttuğum şeyleri bana hatırlatıyordu !.. 
  Hafızası son derece kuvvetliydi..

  Sonra, büyük yangın başladı. Sel gibi akan ateşten kaçanlar rıhtım boyuna akın ediyorlardı. İngiliz gemileri sahile yanaşık denecek kadar yakındaydı. Bir iki saat sonra otele gitmeyi bile güvensiz bulduk ve karargahta kaldık.
  Kalabalık arttıkça arttı. Bazen on binlerce kişi içinden bir tek çığlık kopuyordu. Bu çığlık, bir yaylım ateşi gibi kalabalığı sarıp kaplıyor, hava, sesle kabarıp şişiyordu. Asker içlerinden birini yakalayınca, gövdeden bir kol koparılmış gibi, önce bir kadın ağlayışı, sonra, on binlerin boğazını yırtan, alçala yüksele, dalgalana düzleşe devam eden bir haykırışma kopuyordu. Denize atılanlar veya atlayanlar da vardı..
  Gemi toplarının gölgesi altında Yunanlıları İzmir rıhtımlarına çıkaran İngilizler, şimdi onlardan dönebilmiş olanlara, merdivenleri tırmanmak istedikleri zaman, uçlarına yangın ışığının vurduğu süngülerini çeviriyorlardı.
  Yüreğim, soğuktan üşür gibi titreyerek, eşsiz trajediyi seyrediyordum. Mustafa Kemal’in yalçın ve yırtılmaz sakinliğine bakıyordum. Bu saatlerde zafer bile ondan küçüktü..
  Nihayet yangının kızıl ve korkunç dili, karargahın arka çatısını yalamaya başladı. Rıhtım, bir çoğu asker giysilerinden sıyrılmış Yunanlılar olmak üzere, tıka basa doluydu.
  Öne asker dolu bir kamyon koydular. Arkasındaki otomobile Mustafa Kemal bindi. Kamyon, halkı yararak yol açıyor, hemen birbirine kavuşmak üzere dalgalanan bu daracık yerden Türk ordularının Başkumandanı geçiyordu. Onu gören halk, “O.. O..” diyorlardı. Ağır yürüyebilen otomobile atılsalar, Mustafa Kemal’den parça bile kalmazdı !.. Ama onların tek derdi denize doğru kaçmak idi !..

  General Franchet d’Esperey, Galata rıhtımında beyaz zafer atına bindiği zaman, hayvanını ürküttüğü için, kendisini selamlayan Osmanlı bandosuna : “Sus !” diye kırbacı ile hakaret etmişti..
  Ben Ada vapurundan yeni çıkmıştım. Köprünün kalabalığı arasında onu bu beyaz atın üzerinde gördüm. Hiçbir kabus, ondan sonraki hayatımda, bu mareşalin o günkü yüzü kadar ürpertici olmamıştır..
  “Çabuk Padişah’ı çıkarınız, Dolmabahçe Sarayı’nda oturacağım !” diye emir de vermişti. Devlet, bütün gün, mareşali başka bir saray seçmeye kandırabilmek için uğraşıp durmuştu..
  Sonra, İstanbul’daki Fransız Generali Pelle’nin İzmir Göztepe’deki Uşşakizade Köşkü merdivenlerini nasıl sarararak çıktığını da hatırlıyorum !..


  

Leave a reply:

Your email address will not be published.