420 ) YİTİK KUŞAK !..

   1903 doğumlu Amerikalı yazar Gertrude Stein, arabasını gereğince tamir edememiş ve de işini zamanında bitirememiş olan tamirci çırağına sızlandığında, patron çırağını adamakıllı haşlar ve ona şöyle der :
“Siz hepiniz yitik kuşaktansınız. Sizi savaş böyle yaptı !..”
   O günden sonra Stein bu lafı diline dolar. Genç kuşak yazarlarının hiçbir şeye saygı göstermemesi ve içkiden başka bir şey üzerine iş tutmak istememesi karşısında hep bu sözü yineler..
   Stein’ın bu sözlerine pek aldıran olmamıştır ama 1920-1940 yılları arası Amerikan yazarlarının adı “Yitik Kuşak” olarak kalmıştır.
   Bu kuşak yazarlarına örnek vermek gerekirse, ilk akla gelen muhakkak ki Zelda ve Scott Fitzgerald (yukarıda) çifti olur..
   Altın sarısı saçları, yanık teni, şahin bakışları ile seksi Zelda ; Birleşik Amerika’nın olmasa da, Georgia ile Alabama’nın en güzel kızıdır. 
   Zelda ; kırlarda köylülerin kendisine sunduğu buğday rakısını bir solukta diker, vinçlerin üstünden ırmaklara atlar, büyük lokantaların masaları üzerinde Çarliston yapar, tiyatroların localarında elbiselerini yakar, parklardaki havuzlara elbiseleriyle atlar ve de her istediği erkekle her istediğini yapardı !.

   

   Zelda, “The Great Gatsby” (Muhteşem Gatsby) romanının yazarı Scott Fitzgerald’ın karısıdır. Scott Fitzgerald, ufak tefek bir adamdır. O da sarışındır ama onun saçları kıvırcıktır. Bir İrlandalıyı hatırlatan fırlak dudakları, geniş alnı, Ernest Hemingway’e göre, güzel bir yüz oluşturmaya yetmez. Yalnız, bakışları gözlerinden değil, sanki yüreğinden kopup gelir..
   Scott da karısından hiçbir türlü aşağı kalmaz. O da elbiseleriyle havuza dalar, tiyatro localarında soyunur, polislerle çatışır, taksi şoförleriyle kavga eder, büyük otel ve gazinolarda yapılması uygun olmayan birçok hareketin altına imzasını koyar…
   Zelda tehlikeyi sever. Bunu kanıtlamak istercesine, bir gün, otomobillerinin önüne yatar, kocasına da “Scott, beni çiğne !” diye bağırır. Scott da bütün ciddiliğiyle otomobile atlar, motoru çalıştırır. Bir dostları koşup frene asılmasa kadın çiğnenip gidecektir !..
   Karı koca, gözlerini budaktan sakınmadıklarını başka türlü de dile getirirler. Cannes kentinin üst yakasındaki bir demiryolu üstünde arabalarını durdurarak uykuya dalarlar. Bu kez de onları, son anda, bir şimendifer görevlisi kurtarır..
   Bu çiftin maceraları her gün Amerikan gazetelerinin ilk sayfalarındadır. Bu, onları hem kıvançtan kıvanca sürükler, hem de her gün yeni bir numara düzenlemelerine yol açar.
   Gazeteciler, kimi zaman, onların yapmadıkları şeyleri bile yazar. Fitzgerald bu konuda şöyle diyecektir :
“Gazeteler benim için öyle şeyler uyduruyorlar ki bunlarla üç kişinin yaşam öyküsü yazılabilir !..”  

 

   Bu aşırılıklar, bir bakıma, Birinci Dünya Savaşı sonrasının bunalımlarından gelmektedir. Amerika, savaş haberlerinden, gazeteleri dolduran ölü listelerinden bıkmıştır artık. Tuhaf bir çağ başlamaktadır. Kadınların dünyası genişlemiştir. Sigara içmeye, dudak boyası sürmeye başlamışlardır. Öteden beri kadın bacaklarını çirkinleştiren kara çoraplar yerlerini ten rengi çoraplara bırakmıştır. Kadın terzileri artık bir entari için çok daha az kumaş kullanmaktadır. Etekler dizlere çıkmıştır. Erkeklerin sevgilisi artık cinsel çekiciliğin yeni simgesi Clara Bow‘dur (yukarıda). Kadın-erkek ilişkileri töresi çözülmeye başlamıştır. Caz müziği de kısa zamanda, rayından çıkmış gençliğin ortak dili olmuştur. Gençlerin yüreğinde koşturma uyandıran şeylerden biri de içkidir. Genç bağnazlar 1919 yılında içki yasağını çıkarmışlardır ama bu yasak hiçbir işe yaramaz. Daha önceleri zaten içilen içki, yasaktan sonra daha da artmıştır. 1929 yılında Amerika’da “speakeasies” adı verilen 219.000 gizli meyhane ya da bar vardır ! Toplumun bütün katmanlarından oluşan müşterilere buralarda “bootleggers” denilen kaçakçıların Kanada’dan getirdikleri içkiler servis edilir.
   İngiliz mizah yazarı Chesterton şöyle diyecektir : “Amerikalılar yasa yaparken kaçıktırlar ; ama yasaklara karşı gelirlerken akıllarını başlarına devşirirler !..”
   Scott Fitzgerald da mutluluğu içki şişelerinde arayacak, alkolikliğin sınırlarını zorlayacaktır. Ama Hemingway’e (aşağıda) bakarsanız, o alkolik değildir. İki dubleden sonra pes edip sonu ölümlü bitecek bir hastalığa yakalandığını sanarak sızlanmaya başlar. Sızlanması ölümden çok korkmasındandır ama yiğitliğe leke sürmek de istemez. Karısına ve çocuğuna bakacak birisi olmadığı için ölmekten korktuğunu söyler !..

      Zelda da çok içmektedir. Gerçekte o, biraz da kocasının yazarlığını kıskanmaktadır. Gündüzleri bile onun oturup yazı yazmasına engel olur. Bu arada bir uçak pilotuna abayı yakmayı da ihmal etmez !..
Sözü fazla uzatmayalım, bu delice yaşam bir gün tam orta yerinden çatırdar !.
Zaten Amerika da, 1929 yılına kadar bolluk içinde yüzdükten sonra, bir bunalımın eşiğine gelip dayanmıştır. Öte yandan Scott’ın önderliğini yaptığı kuşak da ortadan silinmeye başlamıştır. Kimi arkadaşları ölmüş, kimileri iyice zenginleşmişlerdir..
   Yeni bir kuşak doğmuştur. Bunlar gelecek karşısında daha ürkektir. Scott’ın kuşağından olanlara da tehlikeli birer deli olarak bakarlar. 
   Fitzgerald’ın kitapları da satmaz olmuştur. Kimilerine göre hemen hemen en güzel romanı sayılan “Tender is the Night” (Güzel olan gecedir) raflarda sürüklenip durur. 
   Borç Scott’ın boğazına sarılmıştır. Yaratma gücü de hemen hemen kalmamıştır. Zelda ise bir akıl hastalıkları hastanesine yatmak zorunda kalır. (Bir defasında, bir çiçekçide, kocasına zambakların kendisiyle konuştuğunu söylemiştir.) 
   Bu yattığı hastanede, yıllarca sonra, 11 Mart 1948 gecesinde çıkan bir yangında diri diri yanar.
   Scott ise onun kadar sabırlı değildir ! 20 Aralık 1940 günü küçük bir otel odasında kalbi duruverir..
   Ölümünden hemen önceki günlerde şunları söylemiştir :
“Zelda ile benim aşkım yüzyılda bir ya görünür, ya görünmez..”

     
   


Leave a reply:

Your email address will not be published.