418 ) DÖNÜŞÜM !…

   Biz de doğup büyümüştük. Okullarda hayli dirsek çürütmüştük. Fakat hala ticarettir, fabrikacılık veya bankacılıktır, yani hocalarımızın “ilm-i servet” diye öğrettiklerinin hepsini Hristiyan ve yabancı imtiyazı sanırdık. “Bezirgan”, Osmanlı Türkçesinde “müstehcen” sayılan sözler arasındaydı !..
   Çocukken padişah ve şehzade yüzü görmemiştik. Akşama doğru ilkokulun bahçesinde toplanıp hep bir ağızdan,“Padişahım çok yaşa !” diye bağırırdık. Cülus günleri de Sultan Hamid’in marşını söylerdik :
“Ey veliyyun-nimet-i alem-ü şehenşah-ı cihan..”
   Padişahımızın gerçekte Beyoğlu Caddesindeki bir Yunan uyruklu bakkala hükmü geçmezdi, fakat marşta yine de, “cihan şehenşahı” idi !..
   Edebiyat yasak olduğu için şiiri ve düz yazıyı ancak cülus günleri padişah övgülerinde görürdük. Yahya Kemal’in ilk şiiri uzun bir “cülusiye” idi ; sonradan bıraktığı “Agah” takma adıyla yazmıştır..
   Tanınmış yazar ve şairlerin ellinci yıl kutlamaları töreninde yanılmamak için, rahmetli Hakkı Tarık Us bütün eski gazete ve dergi koleksiyonlarını arayıp taradığında bu kasideyi de ele geçirmişti. Yahya Kemal, bu cülusiyeyi Cumhuriyet döneminde açığa vurduğu için Hakkı Tarık Us’u affetmemişti. Aslında biraz düşünse, kızmaması gerektiğini anlardı. Çünkü Sultan Hamid okullarında, herkes gibi, Mustafa Kemal de kim bilir kaç defa “Padişahım çok yaşa !” diye bağırmış ve marş söylemişti..

   Peki biz dervişçe bir ömür mü sürmek istedik ? Hayır !.. Hepimiz zengin olma hırsı ile yanardık, fakat, “Ah bir sermaye bulsam da dükkan ya da fabrika açsam” yerine ; “Ah, iyi bir saatinde padişahın gözüne ilişsem de vezir olsam” ya da, “Ah bir vezirin hoşuna gitsem de vali olsam” gibi özlemlere kapılırdık !..
   Bizim yapmadığımız işlerle yani tarım ve ticaretle kazanan reaya da haraç kaynağımızdı ! “Be adam, suçlu suçsuz rastgele Hristiyan kesiyormuşsun, her öldürdüğün Hristiyan ile devlete ‘cizye’ kaybettirdiğinin farkında mısın ?” buyruğunu tarih kitaplarında okumuşsunuzdur. 
   Hristiyan’ın Müslüman olmasını bile, cizye ödemekten kurtulacağı için istemezdik !..

   Derken Tanzimat geldi. Reayadan “cizye” alamaz olduk. Çarşı, pazar, mağaza ve banka hep onların eline geçti. Vezir ve paşalardan zenginlerin sayıları giderek azaldı. Yaşayışta biz eski efendiler reaya, eski reaya da efendi olmuşlardı !. Bu duruma diş biliyorduk, ama ne sanatlarını edinebiliyorduk, ne de kafalarını kesip mallarını mülklerini yağma edinebiliyorduk. Geçmişten yalnızca gururumuzu, kibrimizi sürüklüyorduk : Kızımızı 20 kuruş “mülazemet” (stajyer) maaşlı Babıali katibine yahut 180 kuruş maaşı üç ayda bir çıkan mülazıma (teğmen) verirdik.. Müslüman’dan esnafa değil kız, selam bile verilmezdi !..

   Meşrutiyet’te baktık ki bu böyle gitmez.. Banka, çarşı, pazar Hristiyan’ın, Türkler ise yalnız “barem proletaryası” ve jandarma ; kan, can bizden, keyfini sürmek ise onlarda !.. “Nasıl olur bu ?” dedik, fakat o kapitülasyonlar düzeni içinde kaderimizi değiştirmenin yolunu bulamıyorduk. Nazım Hikmet’in babası Tepebaşı’nda “Şir-i Ter” adında, sütlü şeyler satmak üzere bir dükkan açtı. Türk için pahalı, Rum içmez, Ermeni yemez, yabancı uğramaz olduğu için, ortağıyla birlikte battı ve Babıali kalemlerinden birine sığındı !..
   Sirkeci’de Türklere ait birkaç ahçı dükkanımız vardı, ama hiçbirini lokanta düzeyine çıkarmayı beceremedik !.. Sadaret, Dahiliye ve Hariciye’de çalışanlar ve biz birkaç gazeteci, çarşı içindeki küfürbaz Ermeni Karabet’de yemek yerdik. Türklüğün değil de Müslümanlığın yüzünü ağartanlar muhallebici, dondurmacı ve bozacı Arnavut vatandaşlarımızdı !.. 
   Araya bir anekdot sıkıştıralım.. 
   Eskiden mezgit balığının müşterileri yalnız Yahudilermiş. Aralarından birkaçı tattığı için Müslümanlar da bu balığa dadanmış. Balık az, müşteri çok olunca, doğal olarak, fiyatı da artmış.. Yahudiler hahamlarına gidip buna bir çare bulmasını istemişler. Haham gülmüş ve “yarından tezi yok adını Yahudi balığı koyun” demiş. Balık pazarında mezgit, “Yahudi balığı” adını alınca, Müslümanlar da “mekruhtur” diye almaktan vazgeçmişler. Böylece Yahudiler de ağızlarının tadıyla ve hem de ucuza, bol bol yemişler..

   Derken Birinci Dünya Savaşı geldi. Kapitülasyonları kaldırmıştık. Gazeteci Hüseyin Cahid’i “Men-i İhtikar” (vurgunculuğu önleme) komisyonu reisliğine, Cavid Bey’i “Düyun-u Umumiye”nin başına geçirmiştik. Tütün rejisi de İzzet Melih’in elindeydi. Nihayet arabalarda ekonomi ve finansta yetkili Türkleri görüyorduk. “Artık İktisad-ı Milli devri geldi” dedik. 
   Türkleri zengin etme görevini, bütün ordular için alışveriş yapan “Levazımat-ı Umumiye” Reisi İsmail Hakkı Paşa ile, İttihat ve Terakki’nin esnaf işleri ile uğraşan İstanbul Sorumlu Katibi Kara Kemal’e havale ettik !.. Burada, Kara Kemal’in, mirasçılarına nargilesinden başka bir şey bırakmadığını da belirtmek gerekir.. İsmail Hakkı Paşa da parasız ölmüştür. Bunlar kimseyle ortaklık etmediler. Fakat, Partiye bağlı fedailerden, tarih hocalarından, paralı kimseler görmeye başlamıştık !..
   Orduya malzeme getirmek işi Başkumandanın eniştesinin elindeydi. Orta Avrupa ve Almanya’dan getirtilen malzeme işinin Türklere ait olduğunu bilmek bile bize huzur veriyordu. “Artık biz Türklerin de kazanma sırası geldi” diye seviniyorduk. Yat Kulüp masalarında meydan okuyanlar artık Türkler idi. Hatta Dördüncü Ordu Kumandanı (Cemal Paşa) bile, Suriye’ye gelen Süleyman Nazif ve Cenab Şahabettin üstatlarımıza, biraz para kazanmaları için ipek kumaş kolaylığı göstermişti !..
   Anadolu’nun her yerinden bir yük vagonu için izin almak, zengine yakın bir şey olmak demekti. Eh, bunu da Simon ya da Hamparsun’a verecek değildik ya !..

   Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı-İslam milliyetçisi Enver Paşa için bir “Cihad-ı Mukaddes” idi, bir Haç-Hilal savaşı idi.. Protestanların Protestanlar ile, Katoliklerin Katolikler ile, Ortodoksların Ortodokslar ile boğuştukları bir Yeni Çağ emperyalizmi savaşının içine girdiğimizi düşünmüyorduk bile. Durmadan fetva çıkarıyorduk. Afrika’dan getirdiğimiz Sunusi Şeyhini el üstünde tutuyorduk. Cephelerde Türkleri öldürürken esir aldığımız Hint Müslümanlarını misafir gibi ağırlıyorduk. Medine’de Peygamber’in türbesini, İngilizler ile birleşerek saldıran Peygamber torunlarına karşı savunuyorduk !..
   Bozgun haberleri geldikçe şeriatçılık baskısını artırıyorduk. Kadın etekleri topuğa kadar inmeli mi ; bir heyet bununla uğraşıp duruyordu. Adada araba ile gezen karı kocadan evlilik belgesi soruluyordu. Bir otelde kalmaya giden karı koca, “Müslüman kadının otelde ne işi var ?” diye, gecenin bir yarısı polis müdürü tarafından sokağa atılmıştı !.. Bıyıklarını kenardan kırpan subaylar merkez komutanlığında dövülmüştü..

   Sonra battık !.. Anadolu’da yeniden Türk Kurtuluş Savaşına atıldık. Kuvayı Milliye Meclisi de koyu gerici idi. İçki Yasağı Kanunu bir şeriat kanunu olarak bu meclis tarafından çıkartılmış, dört yüze yakın yeni medrese açılmıştı..
   Bu dönemde Mustafa Kemal, bir sabır heykeli gibi beklemiştir. Çünkü zaferi kazanmaktan başka bir kaygısı yoktu..
   Birinci Dünya Savaşı’nda ordumuz için, “Muzaffer olmasın ya Rab !” redifli bir gazel yazan hoca İstanbul’a dönmüş, Halifenin Şeyhülislamı olmuştu !. Başka bir sarıklı hoca, Said Molla, İngiliz karargah kapılarında jurnal vermek için nöbetteydi. Medrese, Mustafa Kemal’in ve onunla birlikte çarpışanların “Katli vaciptir” diye fetva vermişti. Bu fetvalar ile Anadolu’da altmışa yakın isyan çıkartılmıştı..

   Kurtuluş Savaşı İstanbul sınırları dışındaki bütün çarşı pazar ve yüksek ticaret Hristiyanlığı ile imtiyazlı yabancılığı tasfiye etti. Türkleri, adeta kendi yurtları içine hapsederek, kapalı olan çarşılarını açmak, ölen sanatlarını diriltmek, ithal-ihraç tüccarlığını yapmak, bankalarını ve fabrikalarını kurmak zorunda bıraktı..
   Kütahya’da, “Gazi Paşa’ya söyleyin, çarşımız kapalı.. Bize zanaat ve ticaret yapan Hristiyanları geri gönderin !..” diye dilekte bulunanlar hala hatırımda.. 
   Bütün Anadolu ve Trakya, 1923’de tarım, ticaret, esnaflık, kredi yani hemen her şeyde sıfırdan ibaretti. Yalnız bilgisiz değil, geleneksizdik. Gene devlet nüfuzu ile havadan kazanmaya çalışıyorduk. Milletvekilliğimizi, gazeteciliğimizi, Atatürk ile yakınlığımızı, şunun bununla akrabalığımızı kullanarak “İktisad-ı Milli” devrini diriltmeye çalışıyorduk.. Şüphesiz bu dönemde bir hayli oyunlar oynanmıştır. Fakat yine de, 1923-1950 dönemi politikacıları arasında nüfuz sömürücüleri çok azdır..

  

FALİH RIFKI ATAY yazılarından derlenmiştir..

Leave a reply:

Your email address will not be published.