414 ) MUSTAFA KEMAL PAŞA İLE İTTİHAT VE TERAKKİ ÇEKİŞMESİ..

  


    Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte Anadolu’da yeni bir devir, İttihat ve Terakki açısından da yeni bir dönem başladı.. Bu yeni döneme, Mustafa Kemal’in koyduğu ilkeler egemen oldu.. 

   Mustafa Kemal’in oluşturmaya başladığı “özgür” yapının amacı ; “Anadolu’nun
tarafsızlaştırılması” ve “karadan ve denizden ticaret yollarının” güvence altına alınması idi.. 
   Nasıl ki Ahi Babası Edebali, Selçukluların dinsel ve ekonomik baskısına karşı Türk uç beylerini ayaklandırıp da başarılı olamayınca Osman Gazi’ye “din dışı” Osmanlı Devletini kurdurduysa ; Mustafa Kemal de (Ortodoks) Rus, Yunan ve Bulgar, (İngiltere destekli) Sünni Arap ve yine Şii İran yayılmacılığına karşı ; çağdaş hukuk, eğitim, maliye ve askeri güce dayalı Laik ve dolayısıyla “din dışı” Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdurdu.. 
   Kıyafet ve Harf Devrimi Anadolu’yu kültürel bakımdan Arap yayılmacılığına karşı korumayı amaçlıyordu. Özellikle Arap harflerinin kullanılması, Türk insanının farkında olmadan Arap kültürünün etkisi altında kalarak Arap gibi düşünmesine ve yaşamasına yol açıyordu. Bu açıdan Arap harflerinin kullanılması, Anadolu’yu Ortadoğu’ya bağlıyordu. Zaten bütün dinsel ibadetler Arapça ile yapılıyor, dinsel kitaplar da Arapça yayımlanıyordu..
   Oysa Latin harflerinin kullanılmaya başlanmasıyla yazı ve dolayısıyla bir düşünce aracı olarak, Arapça’dan kopuldu. Buna paralel olarak dinsel yayın ve ibadette de Arapça’dan kopma başladı, Latin harfleriyle birlikte bir Türkçeleştirme rüzgarı esti. Çünkü Mustafa Kemal’in ilkeleri arasında Türkçeleştirme ve uluslaştırma önemli bir yer tutuyordu..
   Osmanlı toplum artığı üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin dayanağını oluşturabilecek standart bir ulus yoktu. Türk, Kürt, Arap, Çerkes, Laz, Gürcü, Rum, Ermeni, Musevi ve diğer unsurların meydana getirdiği bu karma topluluk, devletin insan dayanağını teşkil ediyordu. Bu nedenle bir dil ve din birliğinden bahsetmek de olası değildi. En “bütün” gibi gözüken Müslümanlar bile mezhep ve tarikat farklılıkları içindeydiler..
   Dindeki farklılıklar, Cumhuriyet’in temel ilkelerinden birini oluşturan müeyyideli (yaptırımcı) Laiklik ilkesiyle giderildi. Hem devlet din dışı bırakıldı, hem de bireylerin inanç özgürlüğü güvence altına alındı. Laiklik ilkesinin batıdakilerden farkı, yaptırım ile uygulanmasıydı. Çünkü bu, İslamiyet’in “müeyyideli bir din” olmasından kaynaklanıyordu. Bir başkasının da istediği gibi yaşamasına müdahale ederek izin vermeyen İslamiyet’in bu müdahaleci tavrına karşı Mustafa Kemal ve kadrosu “müeyyide” uygulayarak “Laiklik” ilkesine uyulmasını öngörüyordu. 
   Dil ve kültür farkını gidermek amacıyla “devletin resmi dilinin Türkçe” olarak kabul edilmesi, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetini oluşturan kozmopolit topluma da “Türk ulusu” denmesiyle koşut bir görünüm aldı..
   Bu andan itibaren devleti kuranların önündeki en önemli sorun ; dil birliğine dayalı, ulusal devleti sahiplenecek bir uluslaşma hareketini başlatmaktı. 
   Mustafa Kemal’in amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Ortadoğu ve Asya kimliğinden sıyrılarak, tam anlamıyla kendi ayakları üzerinde duran, siyasal ve ekonomik bakımdan bağımsız, ulusal bir Avrupa devleti olmasıydı.. 
   Bu nedenle, diğer tüm ilkelerinde Yeni Osmanlı/Jön Türk çizgisiyle çakışan Mustafa Kemal, “Ulusal Devlet” kavramında bu çizgiye kısmen ters düştü. Çünkü ulusal devletin güvenliğini ulusal ordu garanti edecekti. Ulusal ordu, ulusal ekonomi ve vergi sistemini gerektirecekti. Ulusal ekonomi ve vergi ise bürokratik devlet kavramını gündeme getiriyordu. “Merkezi, ulusal ve bürokratik” devlet anlayışı ise Anglosakson Liberal devlet anlayışı ile bir kez daha karşı karşıya geliyordu..
   Genel merkezini Cavid Bey’in oluşturduğu, bu liberal görüşle özdeşleşen İttihat ve Terakki, muhalefete geçerek 1924’lerden itibaren adeta yer altına indi. Ama faaliyetleri devam ediyor ve yapay siyasal dalgalanmalar oluşturarak, gölgesini siyasal yaşamın üzerinden eksik etmedi..
   Mustafa Kemal Cumhuriyet’in ilk yıllarında dışarıda ve içeride iki odağa karşı uyanık davranıyordu. Dışarıda İngiltere, içeride ise İttihat ve Terakki.. O’nun set çekmeye çalıştığı bu iki odak git gide özdeşleşiyordu. 
   Örneğin İngiltere, 1924 yılında, daha Cumhuriyet’in kurulup Hilafet’in yeni kaldırıldığı bu dönemde, Musul meselesi nedeniyle Ankara ile karşı karşıya gelen ve “kerhen imzaladığı Lozan Anlaşmasında” kabul etmek zorunda kaldığı Ulusal Devleti bir türlü içine sindiremeyen İngiltere, çeşitli kanallardan etki ederek Kürt unsurunu, merkezi otoriteye karşı kışkırtıyordu.. 1925 yılı Şubat ayı başında başlayan ve “Şeyh Said İsyanı” diye adlandırılan olay, aslında dinsel kökenli bir Kürt ayaklanmasıydı. Sözde Hilafeti ve Kur’an düzenini yeniden tesis etmek amacı ile merkezi otoriteye karşı bir başkaldırı idi..

    

   Bu sıralarda, İttihat ve Terakki Genel Merkezinin kendisini kamufle ederek, yasal düzeyde desteklediği Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı, Hilafetin kaldırılmasına muhalif olan ekipten Rauf Orbay, Kazım Karabekir ve Refet Bele gibi muhalif askerler kurmuş bulunuyorlardı. Bu parti aslında, İttihat ve Terakki’nin yasal uzantısından başka bir şey değildi. 
   Dıştan bakıldığında Terakkiperver Cumhuriyet Partisi son derece masum, Cumhuriyetçi ve Ulusal devletçi bir görünüm yansıtıyordu. Ancak bu oluşumun iç yüzü o kadar masum değildi. Her şeyden önce bu siyasal hareketi yönlendiren askerler, üzerlerinde üniforma olduğu halde Mustafa Kemal’e karşı muhalefet hareketine girişmişlerdi. Örneğin Kazım Karabekir bir yandan muhalefet yapıyor, bir yandan da kumandanlık görevini yürütüyordu. Asker kökenli ve fiilen asker muhaliflere Hüseyin Cahid ve Adnan Adıvar gibi İttihatçılar katılıyor, İstanbul ticaret kolonisinin sermayesini yanlarına çekerek Ankara’ya gözdağı veriyorlardı..
   Mustafa Kemal bu duruma göz yummadı.. Siyasetle uğraşan askerlerin üniformalarını çıkarmalarını istedi. O’na göre bu muhalefet hareketinde yer alan bazı komutanlar, Şeyh Said İsyanından önce doğudaki kuvvetler arasında darbe düzenlemeye yönelik bazı siyasal temaslarda bulunmuşlardı. Bu arada cereyan eden yazışmalardan anlaşıldığına göre Şeyh Said ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yöneticileri arasında (ki bu partiye “Kazım Karabekir’in Partisi” deniyordu) siyasal dayanışmaya dönük bir münasebet de tesis edilmişti. 
   İşte bu nedenlerle, Hükumet tarafından çıkarılan Takriri Sükun Kanunu’na dayanılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasıyla İttihat ve Terakki’nin legal faaliyetleri ortadan tamamen kalktı. İttihatçılar iyice çaresizliğe, yasadışılığa ve saldırganlığa itildi..
   Dıştan bakıldığında adeta bir “sen-ben” kavgası diye nitelenen çatışmanın su yüzündeki gerçek görünümü gerçekten de böyleydi. Kaba bir yaklaşımla, Kazım Karabekir ve arkadaşlarının (Refet Bele, Rauf Orbay gibi) Milli Mücadele sürecinde hareketin önder kadrosunda yer almalarına karşın, Cumhuriyet’in ilanından itibaren çağdaş devletin yaratılması yönünde atılan adımlara ayak uyduramamaları, onların “yönetici kadro” dışında kalmalarına yol açmıştı. Bu nedenle Mustafa Kemal’i diktatörlüğe yönelmekle itham ediyorlar, kendilerini ise “Liberal” olarak niteliyorlardı. Böylece, “sen-ben” kavgası olarak başlayan kavga, siyasal bir “iktidar-muhalefet” çatışmasına dönüştü.. 
   Aslında, Mustafa Kemal’in Ulus Devlet modeli öncelikle spekülatif finans çevrelerini rahatsız etmişti. Bu finans ise İstanbul ve İzmir gibi önde gelen ticaret kolonileri içinde yer alıyordu. Bu ticaret kolonileri, Osmanlı son döneminde İttihat ve Terakki destekçileri arasındaydılar.. Gerçi bir dönem, ticaret kolonilerinin Liberal ekonomik görüşü ile yönetimi elinde bulunduran Enver Paşa ve arkadaşlarının ulusal ekonomik görüşleri çelişiyordu ama, yine bu dönemde, siyasal görüşler özdeşleşiyordu. 
   Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki Genel Merkez kararlarına uymak zorundaydı. O, Manastır İttihat ve Terakki Cemiyetine girerken Genel Merkezin kararlarına uyacağı konusunda yemin etmişti. Bu yemin, yaptırımlı bir yemindi. Nitekim bütün İttihatçılar gibi, Kazım Karabekir de ölene kadar bu yemine sadık kalacak ve örgüt kararları çerçevesinde hareket edecekti..
(İsmet Paşa da bir İttihatçı idi. Bu nedenle onun cumhurbaşkanlığı döneminde, Kazım Karabekir Meclis Başkanlığı yapacaktı.. Yine bir İttihatçı olan Celal Bayar, 27 Mayıs İhtilali ile darağacına gidecekken, İsmet Paşa tarafından “kuyudan adam çıkarma” operasyonuyla siyasal haklarına kavuşuyordu. Bunlar hep İttihatçı dayanışmaları idi.. Celal Bayar ise, yine yeminine sadık kalarak, Cavid Bey’in siyasal ve ekonomik misyonunu yüklenecek, ekonomiyi liberalleştirerek sermayeyi, ulusal sermaye ile bütünleştirecek ve siyasal bağımsızlığı sessiz sedasız rafa kaldıracaktı..)

   Mustafa Kemal’in “Ulusal Devletçi” tavrının temel nedenlerinden biri de, önce Anglosaksonların sonra da Angloamerikanların benimsediği “eyaletleştirme” siyasetinin Misak-ı Milli hudutları çerçevesinde yolunu kesmek amacına yönelmesiydi. İngiltere 19.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Balkanlar, Anadolu, Kafkasya ve Ortadoğu bölgelerinde kesinlikle ulusal devlet kurulmasına izin vermemek eğilimine girmişti. Amaç “Dörtlü Federasyonu” Hilafetin dinsel çatısı altında “konfedere” etmekti..
   Mustafa Kemal bu planı Hilafeti kaldırarak bozdu. Türkiye Cumhuriyetini dinsel yapı yerine ulusal yapıya oturtarak İslamiyet’i siyasal yapının dışına itti. Liberaller ise ısrarla, müstakbel “konfederasyonu” dayandırmayı amaçladıkları teokratik zemini oluşturma yönünde, siyasal mücadeleyi sürdürdüler. Bu federasyondaki önemli eyaletlerden biri olacağını varsaydıkları Kürt eyaletini tesis etmek için “ayrılıkçı” harekete destek veren iç ve dış Liberaller, diğer taraftan da “İslami sistemi”, fikir özgürlüğü alanında yasalaştırmaya çalıştılar..
   İşte Mustafa Kemal ile İttihat ve Terakki ya da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası arasındaki temel ayrılık buradan kaynaklanıyordu.. Bu zıtlaşmanın ilk kanlı hesaplaşması İzmir Suikastı sırasında cereyan etti.. 
   Mustafa Kemal, İzmir Suikastı vesilesiyle İttihat ve Terakki’ye en ağır darbeyi indirmiş, geniş çapta tasfiye etmişti.. Ama İttihat ve Terakki farklı bir strateji uygulayarak dimdik ayakta kaldı.. Zamanını bekliyordu.. Bu kez baş aktör, İttihat ve Terakki’nin İzmir Valisi Rahmi Bey idi. İzmir suikastı nedeniyle yargılanıp beraat eden Rahmi Bey’in koruduğu Saruhan Mebusu Celal (Bayar) Bey oldu.. 
   Celal Bayar’ın beklediği tarih ise 1946 idi.. Alman kolektivizminin Angloamerikan Liberalizmi tarafından silah zoruyla çökertilip baş eğdirildiği yıllar..
          
       

Leave a reply:

Your email address will not be published.