409 ) SELÇUKOĞULLARI’NDAN OSMANOĞULLARI’NA !..

  

   Selçukoğulları İ.S. 800’den itibaren Anadolu’ya girmiş ve yerleşik ekonomik yaşamın temel unsurlarıyla bütünleşince, bu, Rum, Arap ve Acemler karşısında onlara bir güvence sağlamıştı. 1071 savaşıyla kalıcı olduğunu kanıtlayınca da bu yerleşik ekonomik güç, bozkır kökenli ve akıncı yapıya sahip bu topluluğa siyasal sorumluluk da yüklemeye başlıyordu..
   Selçukoğulları’nın kendine özgü yapısı, Malazgirt Savaşı’ndan itibaren hızla değişmeye başlıyor, devletleşme sürecine giriyordu. Asya kökenli bozkır devletlerinde görülen silahşör yapıya, Roma devlet anlayışının temel unsuru olan bürokratik yapıyı katıyordu. Militer ve bürokratik yapıya ilerde, dinsel unsur da eklenecek ve böylece Selçukoğulları, bozkır devlet anlayışından merkezi, bürokratik, militer ve dinsel devlet anlayışına geçecekti. Bu devletin yapısı içinde, tabanda mükemmel bir görev bölümü yapılacaktı. Askeri ve siyasal irade doğrudan Selçukoğulları tarafından kullanılacak, buna karşılık para ve ticaret unsuru, gayrimüslimler tarafından yönlendirilecekti. Tabii, onların bu rolü, kaçınılmaz olarak bürokratik yapıya yansıyacak ve temsil edilecekti..
   Selçuk-Rum Devleti diye adlandırılan bu devletin teokratik yapısı dış görünüm itibarıyla İslami bir izlenim veriyordu. Ancak Selçukoğulları’nın egemenliği altındaki halk yapısı Ortodoks, Katolik, Gregoryen, Musevi, Zerdüşt ve Müslümanlardan oluşuyordu. Bu nedenle Müslümanlık, devrin taassup zorlamasından çok uzak bir noktada, tarikatlar tarafından hayli yumuşatılmış, son derece geniş bir hoşgörü yelpazesine kavuşturulmuştu..
   Başta Bektaşilik olmak üzere Melamet kökenli tarikatlar, taassuptan çok uzak, Şamanlıktan gelme bozkır insanları bakımından gayet cazip ve etkileyici esaslara dayanıyordu. 

   Önasya’ya özgü yapılanmayı, Roma sosyal düzeninden alınan yine bu topraklara özgü bazı kurumlar tamamlıyordu. Bu kurumların başında Ahi örgütlenmesi geliyordu. Ahilik adı verilen örgütlenmenin kökenleri Roma İmparatorluğu’na dayanıyordu. Roma’da ve dolayısıyla Bizans’ta görülen Maestranza adlı meslek loncalarının bir benzeriydi..
   Selçuk-Rum Devleti’nde de sosyal yapı içinde etkin ve belirleyici bir konumda görülen Ahi örgütü de, 1200’lü yıllarda ortaya çıkmıştı. Bu kurum en çok kentlerde, esnaf ve zanaatkarlar arasında yaygınlaşıyordu. Birinci İzzettin Keykavus ve Birinci Alaaddin Keykubat da örgüte giriyordu.
   Örgüte tüccarlar, bürokratlar, kısaca toplumun her kesiminden insanlar ve tabii Müslümanlığı seçen gayrimüslimler de katılabiliyorlardı. Ahiliğin en önemli ilkesi ise ; kendine özgü, laik bir anlayışa ve dinsel hoşgörüye sahip bulunmasıydı.
   
  

   Selçukoğulları’nın devletleşmesi sürecinde, dinsel bakımdan tutuculuktan uzak olması, bürokratik hizmetlerde Müslüman olmayan diğer kavimlerin mensuplarının rol ve görev almasıyla da kanıtlanıyordu.. Bu kanıtların en belirginini Musevi Madüddevle’nin son derece güç bir dönemde vezirlik yaptığı bölüm oluşturuyordu. 
   1095 yılında başlayan Haçlı seferleri, Önasya’nın Kudüs güzergahı üzerindeki Müslüman, Hristiyan ve Musevi yerleşim birimlerini adeta yerle bir ediyordu. Bu saldırılar Bizans kadar, Selçukoğulları’nın da egemenliğini sarsıyor, yoksulluğa sürüklüyordu..
   Ancak Selçukoğulları’nın sorunu bununla bitmiyordu. Onlar bakımından, Haçlı seferlerin de büyük, bir de Moğol tehlikesi vardı.. Bir yandan Kırım’a yerleşen, diğer yandan Önasya’ya sürekli akınlar yapan Moğollar, geniş çapta yayılmacı emeller besleyen İran tarafından da ekonomik olarak destekleniyordu. Akın yapmadıkları zaman da Selçukoğulları’nın siyasetini dışarıdan yönlendiriyorlar, bu da iç dengeleri bozuyordu.. Dengelerin bozulması, devlet yönetiminde tutarsızlık ve entrikalara neden oluyordu. “Karamanoğulları İsyanı” bu tür olaylara bir örnekti..
   Rükneddin Kılıç Arslan IV, Selçuklu tahtına Arap, Müslüman, İran ve Moğol kuvvetlerinin desteği ile tek başına geçiyor ; hemen ardından Moğol kuvvetleri, ayaklanmış olan uç beyi Türk asilerinin üzerine yürüyüp, hepsini kılıçtan geçiriyordu. Padişahın Moğollarla birlikte Türklere yaptığı muamele kendi sarayındaki bazı devlet adamlarını rahatsız ediyor ve onlar da derli toplu bir kuvvete sahip olan Karamanoğlu Türklerini kışkırtarak ayaklandırıyorlardı. Amaç, Sultan İzzettin‘i tekrar tahta çıkarmaktı. Karaman, Zeynülhaç ve Bunsuz’dan toplanan 20 bin zırhlı süvari, Konya üzerine yürüyordu. Ancak Türkler Gavele Kalesi yakınlarında yeniliyorlardı. Bu yenilgi Kılıç Arslan’ın kendi çevresinde de bir katliam yapmasıyla sonuçlanıyordu. Maliyeci Mustevfi Necibüddin, bilgin Müşirülmülk Kıvamüddin, bilgin Kadı Leşker gibi Türk geleneklerine bağlı zevat öldürülüyordu..
   Bu gibi isyanlar ve ayaklanmalar, Türkmenleri ve onların tarikatları ile, yine onlara ait bir mesleki/siyasi kurum olan Ahiliği boy hedefi haline getiriyordu..      Selçuk Sarayı üzerindeki İran, Moğol ve Arap baskısı ; sultanları kimi zaman Ortodoks İslam bağnazlığına sevkediyor ve bu durum gayrimüslim yerleşik iktisadi gücü de Türkler gibi rahatsız ediyordu. Onlar da bu durumdan rahatsız olarak, ürküyorlar ve böylece mali, dolayısıyla da siyasal istikrarsızlığa neden oluyorlardı. Böylece devlet kaosun kısır döngüsü içine giriyordu..
   İşte Musevi Madüddevle, 1291 yılında, tam da bu ortamda Divan Vezirliği makamına oturuyordu. İşe, devlet yönetiminde bağnaz ve taassup içindeki unsurları temizlemekle başlayan, gerektiğinde Arap ve Fars etkisindeki bürokratları katlettiren Divan Veziri, Mevlevi olan Kılavuzoğulları ile Sahip Şemseddin Ahmed’i Önasya Hakimliğine tayin ediyordu..
   Ancak Musevi Maddüdevle ve bürokrat kadrosunun yaptığı uygulamalar, karşıtları olan Doğan ve Tuğaşar Beylerin ayaklanmasına yol açıyor, Moğolların da sahip çıkmasıyla, ayaklanma kısa zamanda bir Moğol yağmasına dönüşüyordu.. Maddüdevle öldürülüyor ama istikrarsızlık, yeni ayaklanma ve çatışmalarla devam ediyordu..
   Daha çok yakın bir zamanda, 1221’de Horasan dolaylarından yola çıkan, Oğuzlar’ın en zayıf kolu olan Kayı Boyu, işte bu ortam içinde Anadolu’ya giriyordu..
   Kayılar, Ertuğrul’un önderliğinde 400-500 süvariden oluşan bir topluluk halinde, geçtiği hiçbir merada yerleşme olanağı bulamıyordu. Kendisinden önce gelen veya yerleşik kavimler tarafından paylaşılan Anadolu yaylalarında ilerleyen Kayılar, Konya’daki Alaaddin Keykubat tarafından Selçuk ülkesinin en batı ucunda, Rum İmparatorluğu’ndan kalan toprakların sınırına yerleştiriliyordu.. İstanbul’a 150, Eskişehir’in kuzeybatısına 37 kilometre uzaklıktaki kışlak, Keşişdağı’nın (Uludağ) doğu uzantısı olan Domaniç Dağı’nın etekleri arasında, 60 kilometre boyunda dar ve uzun bir alandı..
   İlk bakışta, zayıf bir boy’un baştan savılıp adeta sürüldüğü ve bir talihsizlik gibi görünen bu yer,   Osmanoğulları’nın harikulade talihi oluyordu !..   

  

   Böylece, başlangıçta bozkırdan gelen Türklerin bir siyasal oluşumu olan Selçuk yönetimi, yukarıda saydığımız baskılar sonucunda, giderek kendi öz gücünden ve dayanağından uzaklaşıyordu. Bu uzaklaşma nihayet Türklerden oluşan uç beylerinin ayaklanmalarına yol açıyor, ayaklanmalar ise kanla bastırılıyordu.
   Uç beylerinin ayaklanmasının düşünsel ve ekonomik zemininde Ahi örgütleri ve bunların önderleri olan Ahi Babaları bulunuyordu. Selçuk Devleti’nin merkezi otoritesinin hayli uzağındaki uç beylikleri, Ahi örgütlerinin gayreti ve yerel ekonomik gücün de desteğini alarak, siyasal bakımdan giderek kendi göbeklerini kesmeye yöneliyorlardı.. Bunlardan biri de Kayı boyu idi..
   Ertuğrul’un ölümünden sonra yerine geçen oğlu Osman’ın şansı ise iki kayınpederi oluyordu. Bunlardan biri savaşçı ve yiğit bir Türk cengaveri, ikincisi ise önemli bir Ahi Babası olan Şeyh Edebali idi..  
   Edebali, daha önceki uç beylerinin ayaklanmaları sırasında cereyan eden olaylar nedeniyle Konya’daki siyasal iradenin samimiyetinden umudunu kesmiş bulunuyordu. Bir tefekkür adamıydı ve aynı zamanda çok yaşlı olduğundan askeri ve dolayısıyla siyasal güçten yoksundu. Bu gücü ise, kızı Malhun Hatun’a gönül veren, Şaman tarafı hala ağır basan (oğluna İslami bir isim olmayan Orhan adını vermişti) Osman Bey’de buluyordu..Böylece devletin beyni Edebali, fizik gücü ise Osman Bey oluyordu.. Aynı durum Osman’dan sonra da devam edecek ; Orhan Bey’in akıl hocası da, kardeşi Alaaddin Bey olacaktı..
   Edebali’nin Ahiliğinden gelen ve dinsel hoşgörüyle yoğrulan yapısı devletin felsefe tabanına siniyor, bu da Osman Bey’e çeşitli bakımlardan avantaj sağlıyordu. Bu avantajların başında Osman Bey’in denetimindeki pazarlarda esnafın güvenliğinin tam ve Müslim-Gayrimüslim ayırmaksızın adil biçimde sağlanması geliyordu.. Böylece Osman’ın devleti, kuruluşundan itibaren ticari bir zemine oturuyor, devlet yönetiminin ise askeri, ticari ve siyasi konuları ayırımsız ele almasına neden oluyordu. Ahi örgütünün devletin en üst seviyesinde temsil edilmesiyle elde edilen ticaret güvencesi sadece Osman’ın denetimindeki topraklarda yaşayanları değil, Bizans egemenliğindeki esnaf ve tacirleri bile cezbediyordu..
   Osman’ın devletinin zeminindeki bu güçlü doku, son derece sınırlı bir askeri güce sahip olmasına karşın, kısa sürede askeri bakımdan da güçlenmesine neden oluyordu. Zira ekonomik güç, sivil yaşamdaki güven ve refah, dinsel hoşgörüyle de birleşince çevre beyliklerden bu merkeze doğru bir kaymaya yol açıyordu. Bu kayma sadece Türk boy ve beylikleri ile sınırlı kalmıyor, Bizans’tan da bazı ilhak olaylarına da neden oluyordu. Örneğin Bizans emrine girdikten sonra hudut koruması için doğuya sevkedilen ve bir Türk boyu olan Hristiyan Kumanlar, Müslüman olarak Osmanoğulları’nın emrine giriyordu..

      
   

   

Leave a reply:

Your email address will not be published.