406 ) BİR İHTİLALİN ARDINDAN …

    

   1908 İhtilali ertesi, Temmuz ayında, Makedonya’dan İstanbul’a İhtilalcilerin ilk temsilcileri geldiler. Heyet şu şekilde oluşmuştu : Kurmay Binbaşı Hafız Hakkı (daha sonra Paşa) , Kurmay Binbaşı Cemal (Paşa), subaylardan Mustafa Necip (1913 Babıali baskınında öldürüldü) ve Hüseyin Beyler ile Talat (daha sonra Nazır ve Sadrazam) , Rahmi (daha sonra İzmir Valisi) ve Cavit Beyler (Maliye Nazırı)…
   Heyet İstanbul’a biraz sessiz sedasız ayak bastı. Hallerinde biraz ürkeklik ve yabancılık var gibiydi. İttihat ve Terakki İstanbul’da, İhtilal öncesinde hemen hiç bir örgüt yaratamamıştı.
   Gelen heyetin Sadrazam tarafından kabulü de merasimsiz oldu. Said Paşa hatıratında bu ziyarete ait bazı ayrıntılar verir. 
   Gelenler, daima adını duydukları bu ufak tefek adamla pek candan kaynaşamadılar. Ama Said Paşa nazik davrandı. Heyetin sözcüsü Hafız Hakkı Bey görünüyordu. Ama anlaşıldığına göre Posta Memuru Talat Bey asıl söz sahibiydi. Ve onda, pek de çevresini yadırgayan bir hal yoktu !..
   Bu ziyaretten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti, İstanbul’da bir merkez kurdu. Ama genel merkez yine Selanik’te kalıyordu.  Cemiyetin sözcüsü olarak görünen ilk gazete İstanbul’da, bu sırada yayınlanmaya başladı. Hüseyin Cahit Bey siyasi hayata, 19 Temmuz’da çıkarılmaya başlanan bu Tanin gazetesi ile girdi. Bu arada eskilerden bazı tevkifler de oldu..
   Makedonya’dan gelen elçilerin sadrazamdan neler istedikleri hakkında fazla bilgi yoktur. Hürriyetin ilanından sonra ve eski devir hakkında hiçbir soruşturma yapılmadığına ve bir mahkeme açılmadığına göre, onların birtakım cezalandırma ve korkutma isteklerinde olmadıkları da söylenebilir. Gerçi birkaç gün sonra Sadrazam Said Paşa düşüp, Kamil Paşa sadarete gelince bazı tevkifler yapıldı. Ama bunlar da kısa süreli ve geçici oldu. Kimse ceza görmedi. Bunu da normal karşılamak gerekir. Çünkü eski devirde ne yapılmışsa, padişahın bilgisi dahilinde yapılmış olmak gerekti. Çünkü kurulan jurnalcilik sistemi ile uçan kuştan bile haberi olan Abdülhamid’in, bu fenalıkları görmemesine, bilmemesine imkan yoktu. Abdülhamid ise, gene tahtında oturuyordu. O halde başkalarına sorulacak pek bir şey kalmıyordu..
   23 Temmuz’da eski nazırlardan Bahriye Nazırı Hasan Rami Paşa, Tophane Müşiri Zeki, Sarayın eski Başkatibi Tahsin, eski Harbiye Nazırı Rıza, eski Dahiliye Nazırı Memduh, eski İstanbul Şehremini Reşit Paşalar ile, Padişahın yakınlarından Ragıp ve Sultanın çevresinin en etkili insanlarından biri olan ama şeyh mi, hoca mı, büyücü mü olduğu bir türlü anlaşılamayan Ebülhüda ile oğlu Hasan ve Saray memurlarından Kamil, kısa bir süre sonra serbest bırakılmak üzere tevkif edildiler. Padişahın yakınlarından İsmet Bey’in oğlu ve bir zaman İstanbul’u haraca kesen, sefih bir çapkın olan Fehim Paşa, son sürgün yeri olan Bursa’dan kaçmak isterken Yenişehir’de, halk tarafından linç edildi. İhtilalin Saray çevresinden ve halkın eliyle aldığı tek kurban bu oldu. Kamil Paşa sadaretinin uzunca bir süre tek göze çarpan icraatı da, valiliklerde, kumandanlıklarda ve idare hizmetlerinde bir sıra değiştirmeler veya yer değiştirmelerden ibaret kaldı…  

       

    İhtilal ; artık yıpranmış, kudret ve hayatiyeti bitmiş, böylece iktidar gücünü yitirmiş ve meşruluğunu da kaybetmiş bir idareye karşı, daha zinde kuvvetlerin ayaklanması ; ve bu idareyi devirerek, onun yerine yeni ve daha zinde bir kuvvetin geçirilmesi demektir. 
   Bu yeni iktidar elbette ki, geçici bir süre için de olsa bütün idare ve kumanda gücünü kendi elinde toplayacaktır. Bunun için de ortaya güçlü bir kadro, güçlü örgütler ve hiç şüphe yok ki bir de lider atacaktır..
   1908’de rejim değişikliği, gerçi Makedonya’da bir ihtilal patlaması ile oldu. Ama ortada ne lider, ne de kadro olmadığı, yeni bir ihtilalci güç idareye el koymadığı için, devlet otoritesi boşlukta kaldı.. Türkiye bir idaresizlik ve bir başıboşluk içine sürüklendi. 
   10 Temmuz’da ve Padişahtan emir almadan Meşrutiyet’in ilanı, bu harekete bir ihtilal niteliği veriyordu ama, arkadan ihtilalci bir gücün idareye el koymaması onu, karşı ihtilalin patlamalarına gebe kılıyordu. Sokaklar, kahveler, medreseler, kışlalar, mektepler, kiliseler ve sanki yerden biter gibi türeyen çeşitli kulüpler, hatta ordu, özetle o günkü toplumun bilinç ve hareketlerine sahne olan alanların, merkezlerin hepsi, kendi bildiğince, kendi havasına göre kaynıyordu… 
   Herkesi sindiren Saray baskısı ortadan kalkmıştı. Ama onun yerini güçlü, emir ve iradeye kudretli, ne yapmak istediğini bilir bir mekanizma almamıştı. İttihat ve Terakki’nin ise ortada henüz, ancak adı dolaşıyordu.
   Bu hal, ya yeniden bir Saray despotizmine, ya karşı hareketlere, ya parti kavgalarına, hatta iç savaşlara ve parçalanmalara yol açabilirdi.. Kaldı ki işler Rumeli’de ve bizzat ihtilalci gruplar içinde de iyi gitmiyordu. Rumeli’de “her şeyi biz yaptık” havası esiyordu. Bu yüzden hatta Paris Teşkilatının lideri Ahmet Rıza Bey bile, derhal Türkiye’ye dönmedi. 
   Rumeli’deki İttihat Merkezleri ve İttihatçılar arasında da ciddi ve samimi ilişkiler kurulamadı. Örneğin bu örgütlerin en aktif ve en düzenli çalışan Manastır Merkez Heyeti, Selanik’te hızla merkezleşen ve daha pratik davranışlı insanların eline geçen genel merkez önünde çabuk gölgelendi ve adeta sahneden silindi. Bu merkezin bütün şanı, kendisine bağlı üyelerden olan Kolağası Niyazi Bey’in, bir süre şöhretinin yaşatılabilmesinden ibaret kaldı..  

ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR’İN “ENVER PAŞA” ADLI ESERİNİN 2.CİLDİNDEN ALINTI  YAPILMIŞTIR..
      

Leave a reply:

Your email address will not be published.