402 ) ON İKİ EYLÜL !…

   
   Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Eylül 1980 günü saat 04:00’de yönetime el koyarak çok partili demokrasiyi, bir süre için, rafa kaldırıyordu. Emir-komuta zinciri içinde, hiyerarşi muhafaza edilerek yapılan darbenin lideri Kenan Evren’di. Genelkurmay Başkanlığına gelişi dikkat çekecek kadar ilginç tesadüflerle dolu olan, bir din adamının oğlu, Orgeneral Kenan Evren..
   12 Eylül darbesi bir bakıma, terör ve ekonomideki olumsuzlukların baskısı sonunda gerçekleşmişti. Bu olumsuz tabloyu gerçekleştirmek için ise bazı odaklarca adeta özel çaba harcanmıştı..
   Askeri yönetimin dikkat çekici ilk uygulaması, Turgut Özal’ı ekonominin başına getirmek olmuştu. Özal da ilginç kariyere ve siyasal kişiliğe sahipti. Kendisinin de sonradan ifade ettiği gibi Kürt idi ve yeni ticaret kolonilerinin yakından tanıdığı bir kişiydi. Uzun bir süre ABD’de kalmış, bir süre de, uluslararası ticaret oligarşisinin dünya finans sistemini denetlediği, Dünya Bankası’nda çalışmıştı..
   Uluslararası Oligarşi, ulusal niteliğini korumaya çalışan ve böylece oligarşinin siyasal tercihlerini tehdit eden ülkelerde kullanılmak üzere planlar ve yetişmiş elemanlar bulunduruyordu. Bu ülkelere uygulanan plan basitti :
Önce tüketim kışkırtılıyor, o ülkenin üretim-tüketim dengesi bozuluyor, meydana gelen bütçe açığı borçla kapatılıyor, borcun ödenmesi için de para basılıyordu !. Böylece başlayan enflasyon giderek ivme kazanıyor ve sonunda ekonomi tıkanarak iflas noktasına geliyordu.. “70 cente muhtaç olunan” bu aşamada sosyal patlamalar meydana geliyordu. Bunun sonunda da ya ülke oligarşiye teslim oluyor, ya da darbe yapılıyor ve ülke ekonomisi Dünya Bankası uzmanlarına teslim ediliyordu.. Özal ve daha sonraları Kemal Derviş gibi..

  

   Türkiye’de de böyle olmuş, önce Demirel Hükumeti döneminde, DPT Müsteşarı Turgut Özal’ın “cebine konulan” ve Dünya Bankası formülü olan, 24 Ocak Kararları aldırılmış ; sivil yönetimin, askeri destek almadan, bu kararları uygulayamayacağı anlaşılınca ve de “koşullar” oluşunca, Orgeneral Evren ve arkadaşları “bir sabah ansızın gelivermiş”  ve yönetime el koymuşlardı !..
   12 Eylül yönetimi öncelikle sendikal yapılanmayı çökertiyor ve buna paralel olarak şiddetle sol hareketin üstüne gidiyordu. Bu arada terör odakları dağılıyor, Kürt milliyetçisi ayrılıkçı unsurlar ülkenin güneydoğu sınırlarının dışına itiliyordu. Böylece darbeyi meşrulaştıran en önemli gerekçe olan terör eylemleri, dikkati çekecek kadar kısa bir süre içinde bitiveriyordu, netekim !..
   Darbe yönetiminin işlerini kolaylaştıran en önemli neden İran-Irak Savaşı olmuştu. Humeyni rejiminin ABD elçilik personelini rehin alması,Başkan Carter yönetiminin beceriksizlikleri, Afganistan Hükumeti tarafından “davet” edilerek ülkeyi işgal eden Sovyetler Birliği olayları gibi gelişmeler nedeniyle Türkiye bir anda önem kazanmıştı ABD, Türkiye’nin güçlendirilmesinde yarar görüyordu. Türkiye, savaş nedeniyle büyük alımlar yapan İran ve Irak’ın geçiş yolları üzerinde “tatlı paralar” kazanıyordu. (Bakınız,dünyanın en zengin hava kuvvetleri komutanı !..)
   Uluslararası finans odaklarının ve ticaret oligarşisinin “makbul” adamı Özal, öngörülen düzenlemeleri yapıyor ; Kenan Evren ve arkadaşlarının kontrolündeki Silahlı Kuvvetler de, istenen siyasi ve askeri zemini hazırlıyorlardı..
   İran-Irak savaşının sağladığı avantajı 1980-83 döneminde iyi kullanarak enflasyonu yüzde yüzlerden yüzde otuzlara indirmeyi “başaran” ; uluslararası finans kuruluşlarının uyguladığı ambargonun da üzerinden kaldırıldığı Türkiye için her şey olumlu bir grafik çiziyordu, tabii görünürde..

   Bu arada yönetim, ABD’nin “Rusya’ya karşı ılımlı İslam çemberi” teorisini benimsiyor, ulusal devletin karşısındaki en güçlü ve belirgin odağı oluşturan İslami yapılanmaya zemin hazırlıyordu..
   Suudi Arabistan-Türkiye eksenindeki bu yapılanma aslında, bir buçuk asırlık “Konfederasyon” planının yeni bir versiyonundan başka bir şey değildi. Nitekim Türkiye bu eksende, ekonomik nedenlerle, petrol üreticisi İslam ülkeleriyle dirsek temasına giriyordu.. Böylece Önasya’ya “Arap/Müslüman” sermayesi gelmeye başlıyor, bu sermaye hızla siyasi etkinlik kazanıyordu. Bu gelişme çok büyük önem taşıyordu. Çünkü zaten 1950-1980 sürecinde Lozan Antlaşması ile yarım kalan “federalleşme” operasyonunun dayandırıldığı İslami zeminin yeniden oluşturulması yönünde, giderek daha sık ve yoğun adımlar atılıyordu.
   12 Eylül yönetiminin bu gidişe bir son vermesi yönünde kesin tavır alması beklenirken, aksine bir tutum sergileyerek dinsel/siyasal yapılanmaya göz yumması, tarihsel oluşum süreciyle de çelişiyordu. Ulusal devletin dayanağını oluşturan kurumların içinde ilk sırayı alan Silahlı Kuvvetlerin, ulusal devleti tasfiye etmek isteyen dış finans odaklarının istekleri doğrultusunda, ulusal devlet fikrine kökten karşı olan dinsel/siyasal yapılanma yönünde gösterilen faaliyetlere seyirci kalması, bir bakıma kendi temel felsefesi ile çelişiyordu..
   12 Eylül yönetimi ayrıca, medyaya da el atıyor, gazetelerin yönetiminde bulunan ulusal devletçi gazetecileri, geçmişte DP militanlığı yapmış olanlarla değiştiriyordu.. 27 Mayıs’ı bayram olmaktan çıkarıyordu…Atatürk’ün oluşturduğu bazı kurumlar üzerinde “antikemalist” tasarruflarda bulunuyordu. 
   12 Eylül yönetiminin icraatı, birbirine bağlantısızmış gibi görünen fakat tek tek ele alındığında birbiriyle bağlantılı bir bütünü oluşturuyordu. Bu “bütün” ise ; siyasi,askeri ve bakımdan Liberal/İttihatçı bir görünüm oluşturuyordu. 
   Nitekim bu tablo olumsuz sonuçlarını hemen değil, askeri yönetim sona erip de çok partili demokratik rejime tekrar geçildiğinde gösterecekti.. 
   Yani Özal’ın Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı sırasında…

MURAT ÇULCU’nun “Marjinal Tarih Tezleri” adlı kitabından not aldığım yazılardan derlenmiştir..

Leave a reply:

Your email address will not be published.