401 ) OSMANLI ORDUSUNDA REFORM …

  

   1800 yılına gelindiğinde Osmanlı askeri örgütlenmesi tam bir kargaşa içindeydi. Yıllardır süren yeni tarzda ordu kurma denemeleri ele avuca sığmaz yeniçeri birlikleri üzerinde herhangi bir disiplin oluşturmayı başaramamıştı. Kapıkulu ordusuna ait ulufe defterleri ve yeniçeri esameleri (para yerine geçen yiyecek/maaş kağıtları) uzun zamandan beri kamusal bir değişim aracı vazifesi görmekteydi ve serbest piyasada yatıracak parası olanlar tarafından alınıp satılıyordu. İmparatorluğunun zenginliklerinin geleneksel ordu sistemi aracılığı ile yeniden dağıtılması, son derece dayanıklı olduğu anlaşılan geniş bir sosyal refah projesine benziyordu.
   Bu koşullar altında savaş verimsiz bir şeydi. Osmanlı toplumunun durmak bilmeksizin devam eden savaşlardan hangi noktada bitkin düştüğü sorusundan ziyade, toplumun çoğunluğunun hangi noktada bu yolla kazanç elde etmeyi büsbütün imkansız görerek savaşa gitmeye direndiği sorusu daha önemlidir.
   1736-39 Avusturya-Osmanlı (ve Rus) Savaşı, Habsburgların ve Osmanlıların tam bir çıkmaza girmeleri ve ikisinin de çatışmadan tayin edici bir sonuç almasının mümkün olmadığı standart tercihlerden birisidir. Tuna boyunca devam eden zahmetli ve masraflı seferler, her geçen yıl pek de bir sonuç elde etmeksizin yeni ordular toplayıp duran Avusturya ve Osmanlıyı epey etkiledi. Habsburglar gerekli dersleri çıkarttılar ; askeri stratejilerini tamamen değiştirdiler. Savaşın Osmanlı-Habsburg  sınırını zamanla istikrarlı hale getirmeyi zorunlu kılan bir felaket olduğu yeterince ortaya çıkmıştı. 
   Buna karşılık 1739’da diplomatik bir zafer sonucu Belgrad’ı yeniden ele geçiren Osmanlılarda yönetim ; yanlış bir şekilde, yeniçeri sistemi açısından kendi halinden memnun bir hale girdi ve bu yüzden reformu erteledi. Bu da feci sonuçlar doğurdu…


   Ne var ki Osmanlılar kuzey cephesine kafayı takmışlardı. Haksız da sayılmazlardı ; zira 1739’dan sonra baş düşman olarak Habsburgların yerini alan Ruslar, Kafkasya’da, 1768’den sonra Belgrad’dan Kars’a uzanan bütün kuzey topraklarını tehdit etmeye başladılar. İnsani ve maddi kaynakların kuzeyde yoğunlaştırılması, güneydeki ilişkilerin ihmal edilmesine yol açtı. Böylece hem Kürtlerin hem de Arapların imparatorluğun gözetiminden daha da uzaklaşmasına neden oldu. 
   İkinci gelişme, 1831’de Mısır’da Mehmed Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa komutasında bizzat imparatorluğun varlığına meydan okuyan bir tür zorba idaresinin yükselişiydi..
   1768-1900 yılları arasında altı Osmanlı-Rus savaşı gerçekleşti. 1768-74 savaşı için ihtiyaç duyulan insan gücü esas olarak göçebe, çok dinli ve çok kavimli savaşçı topluluklarından sağlandı. Bu, imparatorluk genelinde yeniçeri örgütünün çözülmüş olmasından ileri geliyordu.. Hanedan, kuzey cephesindeki savunmayı desteklemek için kağıt üzerindeki bir ordu yerine bu türden birlikleri koymaya mecburdu. Padişahlar, 1768 ile 1826 yılları arasında, isyanları bastırmak ve Tuna boyunca Ruslara karşı koymak için eyalet ordularına defalarca başvurdular..
   1820’lere gelindiğinde gerek Sırbistan ve Yunanistan’daki ayaklanmalar ve devam eden iç savaşın, gerekse bizzat İstanbul sokaklarında Osmanlı tarihinin en kötü isyanlarının yaşanmasının ardından topyekun çöküş ihtimali daha da gerçek bir hale gelmişti. Yine de 1828’de Sultan İkinci Mahmud 30-40 bin asker toplayarak bunları Tuna nehrinin ağzında Rus Çarı Birinci Nikola ile savaşmak üzere yola çıkardı. Askerler genç ve deneyimsiz olmalarına karşın en azından istekliydiler..
   1828’den sonra savunma stratejisi Tuna nehrinin ağzındaki dört kalenin yeniden inşa edilmesine odaklandı. Bu dört kale (Varna, Rusçuk, Silistre ve Şumnu) 1768’den beri Osmanlı’nın Balkanlar’daki askeri merkezleriydi. 
   O sıralarda, Besarabya da Rus topraklarına katılmıştı ve Osmanlılar Yunan ve Sırp isyanlarıyla meşguldü. Ölümünden neredeyse iki yıl önce İkinci Mahmud ve genç Prusyalı subay Helmuth von Moltke, gemiyle Tuna’nın ağzından başlayıp yukarıda bahsedilen dört kale şehrini turladılar. Gezinin amacı esas olarak kalelerin yeniden inşa edilmesi faaliyetlerini denetlemekti. Sultan buralarda halkın karşısına da çıktı. Örneğin 1837’de Silistre’de şöyle demişti : “Dileğimiz Allah’ın koruduğu büyük eyaletlerimizde gerek Müslüman gerek reaya bütün insanların barış ve güvenliğini sağlamaktır. Bütün zorluklara rağmen halkın bizim korumamız altında yaşamasını sağlamakta kararlıyız..”
   Belki de bu bir tiyatroydu, ama yine de 1700’den beri sınırları gezen bir padişaha dair tek kayıttı..

    

   Bizim tartışmamız açısından daha önemli olan, korunaklı mevzileri halen ayakta olan Rusçuk ve Silistre kalelerinin son moda Avrupa savunma teorilerine göre tasarlanmış oluşuydu. Bu doğrultuda top mevzileri, önceki eksikliği giderecek şekilde, hem Tuna’ya hem de güneye bakıyordu. Örneğin devlet iflasın eşiğindeyken Silistre’de şehri çevreleyen yedi kale burcu vardı. İmparatorluğun sonraki tarihini bilenler bu bölgede Osmanlı’nın Balkanlar’ın geri kalanındaki varlığı uğruna verdiği savaşın ve yine Kırım ve 1877-78 savaşlarının ne kadar şiddetli olduğunu hatırlayacaklardır. Bulgar tarihçileri, uzun zamandan beri söz konusu dört meşhur kaleyi Osmanlıların Balkanlar’daki son gayreti olarak görmektedirler. İkinci Mahmud’un hükümdarlığının olgunluk yıllarındaki karar ve davranışları bu stratejik konumu kavradığını göstermektedir. Kamusal performans ve ikna yöntemlerine başvurması da buna dahildir. Dolayısıyla sınırlardaki dış baskılar imparatorluğun sosyal coğrafyasında bir reformu mecbur kılmıştır. Bu da geç Osmanlı Devleti’nin ve ardılı Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesel boyutlarının habercisidir..

VIRGINIA H. AKSAN’ın “Askeri Reform ve Sınırları” başlıklı yazısından derlenmiştir…           

Leave a reply:

Your email address will not be published.