397 ) HÜRRİYET-İ EBEDİYE TEPESİNDE HÜRRİYET KAHRAMANINA YER YOK !..

 
      

   31 Mart Olayı’nın ardından, 26 Nisan 1909’da İstanbul’da büyük bir cenaze töreni yapıldı ve şehitler toprağa verildi. Ancak, bu tören yeterli görülmedi. Hürriyet şehitleri için bir anıt yapılmasına karar verildi. 
   Anıt için düzenlenen yarışmaya Kiryadiki Efendi, Vedat (Tek) Bey, Kemalettin Bey, Muzaffer Bey, Alexandre Vallury gibi, devrin önde gelen mimarları katıldılar. Yarışmayı Muzaffer Bey kazandı. 
   İki yıl sonra, 23 Temmuz 1911’de, “Abide-i Hürriyet ” büyük bir halk katılımıyla açıldı. 31 Mart şehitlerinin isimleri de tek tek anıta işlenmişti. Mezar odasına giren kapının üzerinde ise “Makber-i Suheda-i Hürriyet” yazılı bir kitabe bulunmaktaydı. 
   Anıt, artık, Osmanlı’daki özgürlük hareketlerinin sembolüydü.. Hürriyet ne zaman tehlikeye düşse, Osmanlı aydınları, subaylar ve Harp Okulu öğrencileri, tepkilerini bu anıta çıkarak gösterirlerdi..
   Bu anıt zamanla “Hürriyet-i Ebediye Tepesi” adıyla anılır oldu..

     

   TRT’de yayınlanan “Tarihte Bu Hafta” programını izleyen Hikmet Feridun Es, İkinci Meşrutiyet günlerinin anlatıldığı program sona erdiğinde bir eleştiri yazısı kaleme alır. Bu yazıyı “TV’de 7 Gün” adlı derginin 25 Ağustos 1980 tarihli sayısında okuruz :
“Oysa madem ki İkinci Meşrutiyet ekrana getiriliyor, Abdülhamid’e karşı silahını kapınca ve adamlarını toplayınca Manastır dağlarına çıkan ilk adamdan işe başlamamız gerekmez mi ? Türk ekranında resimlerle İkinci Meşrutiyet’ten laf edilirken, koca bir imparatorluğa karşı ilk isyan bayrağını açan Niyazi Bey nerede ?..”
   Hikmet Feridun Es, Niyazi Bey’in eşi Feride Hanım’ın bir anısını aktarır aynı yazıda :
“Evlendiğimiz gece.. Gelin yatağının yastığını kaldırdı ve altına kocaman bir tabanca soktu. Ben bu yastığa başımı koyarak gerdeğe girdim..”
   
    

   1913 yılı Nisan ayının 29’unda, Arnavutluk’un Avlonya limanına sekiz kişi geldi. Sivil giyimliydiler. İstanbul’a kalkacak olan vapuru bekliyorlardı. İçlerinden biri bilet almaya gitmişti. Tam bu sırada üç el silah sesi duyuldu, iki kişi yere yuvarlandı. Sonra birkaç el daha ateş edildi. Herkes kaçışırken orada bulunanlar, kırçıllı bir paltonun içindeki şahsı zar zor tanıdılar. Bu kişi, Resneli Niyazi Bey idi…  
   Niyazi Bey öldürüldüğünde, eşi Feride Hanım hamiledir ! Hürriyet kahramanının kucağına alıp hiç sevemediği oğluna Saim Niyazi adı konulur. Ressam olan Saim Bey de babasının adını yaşatmak için oğluna Niyazi Ahmet adını verir… Ve Ahmet Resnelioğlu, 12 Ocak 1989 tarihli bir mektup yazar, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e : 
“Resneli Niyazi Bey’in halen İstanbul Hürriyet-i Ebediye Tepesi Şehitliği’nde kendisine ayrılmış olan boş mezarına getirilmesi ve buraya defnedilmesi tek amacımdır..”
   Muzaffer Bey’in projesini çizdiği, dikine konulan bir toptan oluşan Hürriyet Abidesi, İkinci Meşrutiyet döneminde can veren insanların anısına yapılmıştır. Buraya sonradan, bir suikasta kurban giden Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa da gömülür. Paşaya yapılan suikast sırasında şehit olan koruması Kazım Ağa ile Bahriye yaveri İbrahim Bey de oradadır.. 
   Sadrazam Midhat Paşa‘nın önce başı gelmiştir Taif’ten, Sultan Abdülhamid öldüğüne inansın diye ; 24 Haziran 1951’de de kemikleri getirilip tepede yerini almıştır..
   Berlin’de Ermenilerin suikastına uğrayan Talat Paşa’ nın naaşı, uzun bir ihmalden sonra, Adolf Hitler’in jestiyle, 25 Şubat 1943 tarihinde getirilerek yine buraya defnedildi.. 
   Keza Enver Paşa‘nın naaşı, Tacikistan’ın Ceğen Köyünden 4 Ağustos 1996’da getirilerek buraya defnedildi. 
   Sivil komitacı ve uzun süre Parti genel sekreterliği yapan Midhat Şükrü (Bleda) 1956’da ; 7 Temmuz 1908’de Manastır’da Müşir Şemsi Paşa’yı vuran Teğmen Atıf Kamçıl, dağa çıkan subaylardan Eyüp Sabri de 1953 yılında bu şehitliğe defnedilmişlerdir…

   Eh, hal böyle olunca, İkinci Meşrutiyet denildiğinde akıllara gelen ilk isim olması gereken, özgürlük meş’alesini İkinci Abdülhamid’e karşı Manastır dağlarında ateşleyen Niyazi Bey’in anıtın dışında kalması son derece saçma olmaktadır.  Ahmet Bey’in, İkinci Meşrutiyet’in yolunu açan büyükbabasını da, kendi eseri olan tarihi bir olayda canını verenlerin yanında görmesinden daha doğal bir istek olamaz ; hele ki,anıtın etrafına sonradan gömülenleri düşünecek olursak !… 
   Bu denli haklı, tarihi ve insani bir istek olur da, yerine getirilmez mi ? Dilekçenin gönderildiği insanı düşünecek olursak, sıraladığımız bu değerlerin bir anlamı kalmamaktadır, netekim !..
   Bir iki yazışma sonrasında, Dışişleri Bakanlığı’ndan 6 Mart 1989 tarihli bir yazı gönderilir Ahmet Bey’e :
“Dedeniz Resneli Niyazi Bey’in naaşının nakli için gereğine tevessül olunabilmesini teminen, adına İstanbul Hürriyet-i Ebediye Tepesi şehitliğinde yer ayrıldığını tevsik eden belgelerin fotokopilerini Bakanlığımız KOKD-II Dairesine göndermenizi saygılarımla rica ederim..”

   Ahmet Resnelioğlu’nun elinde bir belge yoktur.. Olamaz da.. Bu yüzden şu bilgiyi içeren bir yanıt yazar :
“15 Mart 1989 günü yine mezkur yerde Sadrazam Talat Paşa’nın anma töreninde bu cemiyetin (Hürriyet Büyüklerini ve Şehitlerini Anma Cemiyeti) şimdiki başkanı olan Sayın Erol Bafralı ile yaptığım görüşmede ve naklin gerçekleşmesinde, Niyazi Bey’in naaşının, Talat Paşa, Midhat Şükrü Bleda ve Eyüp Sabri Bey’in kabirleri sırasının yanındaki mekana defninin planlandığını öğrenmiş bulunuyorum..”
   Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne sonradan gömülen Talat Paşa’nın yakınlarından da “yer ayrıldığını tevsik eden” belge istenmiş midir ?.. Peki ya Midhat Paşa’nın yakınlarından ?.. Enver Paşa’nın yakınlarından ?..
   Niyazi Bey’in Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde yeri olduğuna dair belge, o tepenin adı ve de dikilen anıttır !.. Hürriyet kahramanı Resneli Niyazi’nin gömüleceği yer de, onun bunun yanı değil, aslında, şehitliğin tam ortasıdır !.
   Niyazi Bey’i dışlayanlar Dışişleri Bakanlığı’ndan 5 Nisan 1989 tarihli bir yazı daha gönderirler Ahmet Bey’e : 
“Dedeniz Resneli Niyazi Bey’in naaşı için, İstanbul Hürriyet-i Ebediye Tepesi şehitliğinde yer olduğunu tevsik eden belge bulunamadığı cihetle, Bakanlığımızca yapılacak bir işlem bulunmadığı hususunda bilgi edinmenizi saygılarımla rica ederim.”
   Tüm bu yazışmalarda asıl önemli konu kaçar gözlerden.. Bunun nedeni de, Ahmet Resnelioğlu’nun başvurusunun işleme konulan bir evraktan öteye gitmemesidir. Oysa Ahmet Bey, Kenan Evren’e yazdığı ilk mektupta çözümlenmesi gereken ilk sorun hakkında bilgiler sunmuştur :
“Yugoslavya’dan geçerken Makedonya’da Resna’ya uğrayıp oradan dedem tarafından yaptırılan ve şimdi Kültür Sarayı olarak kullanılan Niyazi Bey Sarayındaki idarecilerle temas edip, dedemin Avlonya’da vurulduktan sonra nereye defnedildiğini öğrenmeye çalıştım. Aynı çalışmayı rahmetli babam Ressam Saim Niyazi Resnelioğlu da yapmış, ancak o da benim gibi kesin bir bilgi edinememiştir.”
   Niyazi Bey’e Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde mezar yeri olduğuna dair belge aramak yerine, mezarını bulup İstanbul’a getirmek, bu ülkeye “sonsuz özgürlüğün” kazandırıldığı gün gerçekleşecek herhalde !..

   Ahmet Resnelioğlu, 20 Ağustos 1996 tarihli bir mektup daha yazar Cumhurbaşkanlığı’na.. Çankaya’da bu kez Süleyman Demirel vardır.. 
   
   Ahmet Resnelioğlu, İzmir Karşıyaka’da, Örnekköy Huzurevi’nde, 10 Mart 2010 tarihinde hayata gözlerini kapadı.. Hayattaki en büyük isteğinin yerine geldiğini göremeden…

SONER YALÇIN ve SUNAY AKIN yazılarından derlenmiştir..         
  

Leave a reply:

Your email address will not be published.