396 ) YAHUDİLERE “MİLLİ YURT” !…

    

   1917’de, o zamanki İngiltere Dışişleri bakanının adını taşıyan Balfour Deklarasyonu ile İngiltere, Yahudilere Filistin’de bir “milli yurt” kurma hakkını tanımıştı. Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olan Filistin, artık İngiltere’nin kontrolü altına giriyordu. 
   Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması ilkesi, 1922’de Milletler Cemiyeti tarafından da benimsendi. İngiltere, o ülkeyi gerçekleştirmeyi, Milletler Cemiyeti adına üstlendi. Orada bir manda yönetimi kurdu..
   İkinci Dünya Savaşı, Filistin’de yaşayan Yahudilerin sayısını hızla artırdı. Avrupa’da Hitler Almanyası’ndan ve onun işgali altındaki ülkelerden kurtulan Yahudilerin bir kısmı Filistin’e göç etmeyi başardı. “Başardı” diyoruz çünkü bu kolay bir iş değildi. İngilizler Filistin’e göçmen kotasını sınırlamışlardı. Hitler’in zulmünden kaçanların büyük bir kısmı o imkanı bulamadı, başka ülkelere dağıldı. 
   Filistin’e Yahudi göçünün artmasına en fazla karşı çıkanlar, tabii, orada yaşayan Araplar idi. Onlarla birlikte, ortak dayanışma içinde olan diğer ülkelerdeki Araplar..
   Araplar, Filistin’de yaşayan Yahudilerin ancak bir Arap devleti içinde azınlık haklarına sahip olabileceğini ileri sürüyorlardı. Bir “Yahudi yurdu” ve hele “Yahudi devleti” fikrine kesin olarak karşıydılar. 
   İkinci Dünya Savaşı biterken, Yahudi kuruluşları, İngiltere’ye, verdiği sözü ve üstlendiği görevi yeniden hatırlattılar. Konu, Birleşmiş Milletler’de ele alındı. Büyük devletler arasında uzun ve bol manevralı temaslar yapıldı. Bir sürü aşamadan geçildi. 
   Sonuçta, Filistin’i Araplarla Yahudiler arasında ikiye bölen bir “taksim planı” ortaya çıktı. Plana göre Filistin’de, biri Yahudilerin biri Arapların olmak üzere iki devlet kurulacaktı. Bunlar bölgenin ekonomik ekonomik birliğini korumak için aralarında bir birlik oluşturacaklardı. Kudüs ise BM yönetiminde özel bir bölge haline gelecekti.
   Bu oluşum, 1948 yazında yapılacak seçimlerden sonra gerçekleşecekti. Yahudiler ve Araplar, kendi bölgelerinde BM kontrolü altında yapılacak demokratik seçimlerle kendi meclislerini ve hükumetlerini seçeceklerdi.
   Plan böyleydi ama, Arap devletleri buna tümüyle karşı olduklarını açıkladılar. Kabul edilse bile onu tanımayacaklardı. 
   Bu konuda Araplar ile birçok görüşme yapıldı, ikna çabaları gösterildi ama sonuç alınamadı. Plan buna rağmen BM Genel Kurulu’nda oylandı. 29 Kasım 1947  günü yapılan oylamada 13 oya karşı 33 oyla kabul edildi. 10 da, çekimser oy kullanılmıştı. 
   Türkiye, plana ret oyu veren 13 devletten biriydi. Diğer “ret”çiler, Arap ülkeleriyle Yunanistan, Hindistan, Pakistan, Küba ve Afganistan’dı..
   Balfour planının hazırlayıcısı İngiltere çekimser kalmıştı. Bölgedeki Arap devletlerini daha fazla kızdırmak istemiyordu !…



   Sonra… BM kararındaki süreç işlemeye başladı. İngiltere’nin manda yönetimi, 1948’in 15 Mayıs günü bitecekti. İngilizler Filistin’deki askerlerini geri çekeceklerdi. Bölgenin yönetimi, BM adına, bir karma komisyona geçecekti. İkiye bölünen Filistin’de, bölünmenin uygulanması ve yeni yönetimlerin oluşması, komisyonun gözetiminde tamamlanacaktı. 
   Geçiş sürecinin kuralları öyleydi. Fakat, Arap direnişi karşısında bunların işletilmesi çok güçtü. İngilizlerin manda yönetiminin sona ereceği 15 Mayıs 1948 günü yaklaştıkça, Filistin’in iki bölümündeki terör hareketleri tırmanıyordu. Taksim planını tanımayacağını ilan eden Arap devletleri de, düzenli ordularıyla harekete geçmek için hazırlanıyordu. 
   BM, kararın yeniden gözden geçirilmesini isteyen Amerika’nın önerisi üzerine, soruna yeni bir çare arıyor ama bulamıyordu. Arap devletleri ise hazırlıklarını tamamlamışlar, ordularını Filistin topraklarına göndermeye başlamışlardı. Fakat, Arap ordularının hareketi fazla ilerleyemedi. Yahudiler, sayıca azdılar ama, direniyorlardı.
   O arada daha da önemli bir adım attılar : 14 Mayıs 1948 günü, İngiltere’nin mandasının bitmesine birkaç saat kala “İsrail Devleti”ni kurduklarını ilan ettiler. 
   Bu, dünya kamuoyu için beklenmedik bir şeydi. Sadece dünya kamuoyu için değil, dünyanın birçok hükumeti için de… Sanılıyordu ki, Filistin’deki tarafların devlet kurma aşamasına geçmeleri, ancak, konunun BM’de yeniden gözden geçirilmesi tamamlandıktan sonra ve BM’in alacağı yeni kararlar çerçevesinde başlayacaktı. 
   Herkes öyle sanıyordu.. Amerikan hükumeti hariç… O, belli ki, bunu önceden biliyordu. Filistinli Yahudiler devlet kurma kararını, onun onayını ve hatta desteğini alarak yapmışlardı. Öyle ki, dünya ajansları, İsrail devletinin kuruluşu haberini verdikten kısa bir süre sonra “yeni devletin ABD hükumetince tanınabileceği” haberini verdiler !..
   Evet, bunu ABD hükumeti önceden biliyordu, ama sözün en dar anlamıyla sadece “Amerikan hükumeti” biliyordu. Amerika’nın, başkanı, ilgili bakanları ve çok yakın çalışma arkadaşları dışında, yönetimin başka “ilgili”lerinin hiçbiri bilmiyordu !.. Örneğin, BM’de o sırada Filistin sorunu tartışmalarına katılan ABD delegesi.. O da bilmiyordu !..
   BM’in o zamanki genel sekreteri Trygve Lie, anılarında, haberin, kendisi dahil, BM’in yöneticileri ve ülke temsilcileri arasında tam bir şaşkınlığa yol açtığını yazar.



   Yeni İsrail devletini, ABD’den sonra Sovyetler Birliği de tanımakta fazla gecikmeyecekti. Fransa ile İngiltere biraz daha bekleyeceklerdi. Ama dünyanın “iki büyük”ünün tutumu, İsrail’in yeni yöneticilerine yetecekti. 
   Arap ülkeleri ise, İsrail devletinin kuruluşunun ilanı ile askeri hareketlerini yoğunlaştırdılar. Filistin’in Yahudi bölgelerine hücumlarını artırdılar…
   Arap-İsrail savaşı fiilen başladı…
   Savaş üç hafta sürdü.. Ve kısa bir süre sonra Yahudiler, daha doğrusu İsrailliler, üstünlük sağlamaya başladı.
   Sonuçta İsrail, Samiriye ve Yahudiye hariç Filistin’in tamamını kontrolü altına aldı. 
   9 Haziran günü ise Araplar, Birleşmiş Milletler’in iki tarafa yaptığı “ateşkes” çağrısını kabul ettiler. Ardından da, mütareke görüşmeleri başladı.

    

   Bu gelişmeyi Türkiye’de gazetelerden izliyorduk. Tabii, Musevi vatandaşlarımız daha da yakından izliyordu. 
   İsrail’e Türkiye’den Musevi göçü, şimdi fazla hatırlanmayan bir olaydır. Ama o sırada, Türkiye’den oraya hatırı sayılır  bir göç hareketi başlamıştı ve devam ediyordu. İsrail’in kuruluşu, bu hareketi hızlandırdı. 
   Türk hükumetinin 1948 yılında yoğunlaşıp 1949’da devam eden o göç hakkındaki tavrı çelişkiliydi. Bir ara, gitmek isteyenlere pasaport vermeme yolu tutuldu. Sonra bu yumuşatıldı. Turist olarak gidenlere izin verildi. Sonra gidişler daha da kolaylaştırıldı. Sonuç olarak, gitmek isteyen herkes, başlangıçta biraz zahmet çekse de, gidebildi..
   Gidenler, 1948’de 4-5 bin civarındayken 1949’da 30 bini aştı. Büyük kısmı, İstanbul dışında yaşayan Yahudiler idi. Trakya’daki, İzmir’deki, Bursa’daki “cemaat”lerin nüfusu büyük ölçüde azaldı. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki, örneğin Van’daki 250 kişilik ve Hakkari’deki 26 kişilik gibi küçük cemaatler de tümüyle göç etti. 
   İlerideki yıllarda göç edenlerden geri dönenler de oldu. Fakat bunların oranı, yüzde sekiz civarını aşmadı..
   1940’lı yıllarda Türkiye’de yaşamakta olan Yahudilerin yaklaşık yarısı İsrail vatandaşı oldu. Ama Türkiye ile ilişkilerini kesmediler. Bu konuda önemli bir araştırma yapan Rıfat N. Bali, “Aliya : Bir Toplu Göçün Öyküsü” adlı kitabında, Türkiye’den İsrail’e göç edip bugün orada yaşayanların durumunu da ele alıyor. Gidenlerin çocukları ve torunlarıyla birlikte, artık 100 bine varan bir koloni oluşturduklarını yazıyor.. 
   Bali şöyle diyor :
“İsrail’de yaşayan Türk asıllıların bir özelliği, kültürel ve dilsel anlamda diasporada yerleşik bir Türk toplumu olmasıdır. Ancak başta Almanya olmak üzere Avrupa ve Avustralya’da yaşayan Türk diasporası üzerinde hayli sayıda inceleme yayımlanmış ve sergiler açılmışsa da, İsrail’deki Türk diasporasının hangi koşullar altında oluştuğu hiç incelenmemiştir..”

ALTAN ÖYMEN’in “Değişim Yılları” adlı kitabından alıntılar yapılmıştır..       

Leave a reply:

Your email address will not be published.