395 ) MUSTAFA !..

    

   Sultan Süleyman ihtiyarlığın sadece eşiğindeydi, ama giderek daha sık sergilediği dengesizlik belirtileri, tavırlarına ve oğullarıyla olan hesaplaşmalarına açıklık kazandırıyordu. Oldu olalı oturaklı bir görünümü olmamıştı, yüzünün anlamı da sevimli ve çekici değildi. Bir korkuluğu andıran zarafetten yoksun, titrek ve sarsak vücudu yıllarla birlikte daha da çirkinleşmişti. Boynu uzamış, yüzünün çizgileri derinleşip yumuşamış, kan çanağına dönen gözlerinde soğuk bir anlam yer etmişti. Yorgunluk ve zafiyet nöbetleri geçiriyor, ıstırabın pençesindeyken garip şekilde kurnaz ve sinsi, inatçı ve hain oluyordu. Her yerde bir tehdit görüyor, bunları en gaddarca kararlarla geçiştirmeye çalışıyordu.
   Bu duruma düşen Süleyman, eşi Hürrem Sultan’ın büsbütün sözünden çıkmaz olmuştu. Bir kadını, hayatının sonlarında geçmişinden ayıran o sınırı aşan Hürrem’in sağlık durumu bozuktu ; vücudu şişmiş, dişleri dökülmüştü ve Süleyman’a baktıkça kendi yansımasını ve içlerinde, geçmişteki aşklarının yıkıntısını görüyordu. Aşksız kalan bu kadın, canlı bir ölü olmamak için, önce oğulları Selim ve Bayezid’e, daha sonra da devlet işlerine giderek daha fazla karışmaya başladı ve bu onun için bir yaşama nedeni oldu. İhtirası böylece, korkunç bir entrikacılık yeteneğine, insanları yönetmek sanatına, ezici, önlenemez ve karşı konulamaz bir etkiye dönüştü.
   Hürrem Sultan’ın nazarında Şehzade Mustafa saltanat ve saadetinin en büyük düşmanıydı. Şehzade 40 yaşında, akıllı ve dirayetli olarak tanınmıştı. Devrin aydın zümresi, Mustafa’da Osmanlı hanedanının soylu ve saygın simasını görüyordu. Sultan Süleyman’ın ihtiyarlığını görenler, şehzadenin faziletlerini düşünerek teselli oluyorlardı.   
   
   Yazgının aracı, dramın baş aktörleri tarafından saptanınca, bu kez Sadrazam Rüstem Paşa’yı, bir zamanlar ona atfedilen güç oranında zayıf düşmüş olarak görüyoruz. İnanılmayacak derecede çalımlı ve zengin olan bu adam, şiddetle soğukkanlılığı özünde birleştiriyordu. Öylesine içine kapanıktı ki, ağzından çıkan her söz bir karar ya da bir emir anlamına geliyordu. Süleyman’la Hürrem’in damadı olmasına rağmen, güvensizlik ve derin bir kaygı belirtileri göstermeye başladığı keskin gözlerden kaçmıyordu. Her gün artırdığı serveti ve özellikle çuha ve ipeklileri, mahzenlerinde küflenmekteydi. Durmadan artan otoritesi de kendi ağırlığının altında ezilerek yavaş yavaş çökmekteydi. Sadrazam on yıldan beri gücüyle ve salt iradesiyle tüm engelleri yıkabilecek ve dillere destan bir açgözlülükle topladığı servetiyle, etrafında yıkılmaz bir kale bina edebilecek bir adam izlenimi veriyordu. 
   Türk tarihinin 1541 yılından sonraki sükunet döneminde imparatorluk, önceki yıllarda kazandığı görkemin ışıltısıyla gözleri kamaştırırken, Rüstem Paşa, kabalığını ve basitliğini, faaliyetlerinin yüzeysel hoyratlığını ve ezici otoritesini bir sisteme dönüştürmedeki yeteneksizliğini maskelemekte güçlük çekmemişti. Fakat geçirdiği ilk önemli sınav bu vezirin karakterini açığa vurdu. Hürrem Sultan, herhalde kızı Mihrimah’la anlaşarak, Rüstem’e şantaj yaptı ve hakkında bildiklerini ve onun için yaptıklarını açıklamakla onu tehdit etti. Rüstem Paşa işte o zaman zekası kıt despotlara has yararlı kurnazlığını yitirerek, bu iki kadının güçlerinin ve etkilerinin arkasına sığındı. Hürrem Sultan’a tamamen boyun eğerek ellerini kolayca kana bulayacak bir adam oldu.. 

    
   İşte tam bu sırada, Osmanlı’ya hiçbir dönemde kimsenin yapamadığı kadar uzun süre kafa tutabilmiş Anadolulu bir sülaleden gelen Şemsi Ahmed Ağa, Kızılahmedoğlu’yu ilk kez sahnede önemli bir rolde görüyoruz. Bu zat tarihte şair olarak tanınır ama İstanbul’daki sarayın en sinsi ve en tehlikeli entrikalarını açığa vurmasıyla daha da büyük bir ün yapmıştır. Yaklaşık otuz yıl süresince ender bir zevkle tuzaklar kuracak, vezirleri mahvedecek, kadınları baştan çıkaracak ve sultanları doğru yoldan saptıracaktı. Bütün bunları yaparken kafasında tek bir amaç vardı : Osmanlılardan ailesinin intikamını almak. O dramatik olaylar sırasında Şemsi Ahmed basit bir sipahi ağasıydı. Rütbesi trajedide önemli bir rol oynamasına olanak vermeyecek kadar küçüktü ancak öfkeli ve beceriksiz Rüstem Paşa’nın kötü bir danışmanı ve sağ kolu olabilecek kadar kurnaz ve ahlaksız biriydi 
   1552 yazı içinde Sadrazamın maiyetinde İran’a giden Şemsi Ahmed, kısa bir süre sonra dönerek Padişah’a, Hürrem Sultan’dan olmayan büyük oğlu Mustafa’nın, orduyu babasına karşı ayaklandırmak üzere olduğunu, ordunun ise delikanlıyı babasına karşı tercih ederek, sultanlığını ilan etmesi için teşvik ettiğini bildirdi. 
   Şemsi Ağa huzura kabulünü şöyle anlatıyordu :
“Padişahın huzuruna vararak, ayağın tozuna yüz sürüp mektubu (Şehzadenin mektubu) sunduğumuzda, açıp okudular. Böyle karışık ve acı haberleri duyunca şehzadeyi kandırmak için : Haşa Mustafa Han’ım saltanat sevdası ile bunun gibi küstahlık etmeye cüret ede. Bu gibi hareket ondan beklenmez. Nihayet bazı fesatçılar ve gaddarlar böyle yakışıksız sözleri ortaya atıp sürekli konuşurlar. Halk da bire beş katarlar. Sakın bir daha bunun gibi boş ve yakışıksız sözleri ve bunun gibi dedikodularıdilimize dolayıp günaha girmeyin ve böylesi söylentilere yol açmayın diye sıkıca tembih ettiler..” (Peçevi Tarihi)

   O tarihte iyice yaşlanmış olan ve türlü hastalıklar çeken Sultan Süleyman, iradesiz ve kolay etkilenir olmuştu. Sürekli sızlanıyordu, özetle tahtına layık olmaktan çıkmıştı. Sadrazamına gelince o, işgal ettiği konuma oldu bitti layık olmamıştı. Bu küstah ve ölçüsüz despotun bir an önce sadrazamlıktan uzaklaştırılması gerekiyordu. 
   Aradan çok geçmeden Padişah, ilkbaharın ilk belirtileriyle birlikte savaş meydanına gidip ordusunun kumandasını eline alacağını bildirdi. 
   Vakanüvis, “Süleyman ordusunun başına geçmek için Üsküdar’a gittiği sırada yaz ilerlemişti” diye yazıyor, ama arada geçen süre içinde padişahın niçin kararını değiştirmediğine açıklık getirmiyor. Geçen ayların, ihtiyar adamın kararını daha da pekiştirdiği anlaşılıyor. Padişah Aksaray (Arkhelias)/ Konya Ereğlisi kenti yakınındaki karargahındayken Şehzade Mustafa 6 Ekim’de çıkageldi ve çadırlarını babasınınkilerin yanında kurdurdu. Ertesi gün vezirler ona saygılarını bildirmeye geldiler, onun elini öptüler. Şehzade onlara görkemli kaftanlar hediye etti. Mustafa bundan sonra atına bindi ve toplaşan yeniçerilerin haykırışları arasında, vezirlerle çevrili olarak babasının çadırına yöneldi. Bahtsız şehzade çadırda babası yerine yedi dilsizle, Sultan Süleyman’ın iradesinin korkunç uygulayıcısı olan cellatlarla karşılaşınca çok şaşırmış olmalı.. Dilsizler boşu boşuna babasından merhamet dilenen şehzadeyi kıskıvrak yakalayıp boğdular. Oğlu boğulurken Padişah, bir paravanın arkasında oturmuş bekliyordu. Oğlunun katiline  Zal” unvanını veren padişah, Mustafa’ya yakınlıklarıyla bilinen birçok askeri komutanı da öldürtmüştü. 
   Sultan Süleyman ayaklanmaya hazır durumdaki yeniçerileri sakinleştirmek için sadaret mührünü damadı Rüstem Paşa’dan alarak Temeşvar fatihi olan ikinci vezir Ahmed Paşa’ya verdi. Oyunu kavrayamayan Rüstem Paşa şaşırmış ve fena halde içerlemişti ama zorunlu olarak İstanbul’a döndü. 
   Padişahın kolu uzun ve acımasızdı. Dilsizler Mustafa’nın üzerine atılırlarken, Hadım İbrahim de Bursa’ya gelerek şehzadenin en küçük oğlunu annesinin kollarının arasından kopararak boğduruyordu..

   Bütün imparatorluk Mustafa’nın yasını tuttu. Ölümü Batı edebiyatında çeşitli tarihçilerle şairlere konu oldu, insanların ihtiraslarının ve erdemlerinin yol açtığı trajik anlaşmazlıkların nedenleri hakkında onları uzun uzun düşündürdü.    Gururlu ve adalet aşığı olan, yiğitçe davranışları yüzünden orduda çok sevilen, şairlerle bilginlerin koruyucusu Mustafa’nın kendisi de Muhlisi (samimi) adıyla şiirler yazıyordu. Şair Taşlıcalı Yahya, “Bütün bunlar Rüstem tarafından düzenlendi. Ama tahtta Süleyman olmasaydı bu noktaya gelinemezdi. Şeytan daha uzun zaman dünyaya egemen olacak..” diye yazmıştır. Kopyaları elden ele dolaşan ve ezbere bilinen bu mısralar, bütün şairlerden nefret etmesini buyuran doğasının kendisini hiç aldatmadığını söyleyen Rüstem Paşa’yı doğruluyordu. Tekrar sadaret mührünü ele geçirince Rüstem, padişaha, her istediğini yazabileceğini sanan bu küstahın kellesinin uçurulmasını önerdi. Süleyman ise, vezirini kudurtmak için Şair Yahya’yı bağışladı !.     

   Padişah, Mustafa’dan sonra bir oğul daha kaybetti. Şehzade Cihangir o vakte kadar ailesinin gölgesinde kaldığından fazla dikkati çekmemişti. Ona çifte kambur vermekle, doğa, bu genci bu dünyanın boş zaferlerinden ve gelip geçici zevklerinden uzaklaştırmıştı. Böyle bir kardeşi olduğu için gurur duyan ve Mustafa’ya canı gönülden bağlı olan Cihangir, soylu karakterli bir kişiydi. Dünya onun içine duru bir kaynakmış gibi yansıdığından, aynı zamanda da şendi. Türk vakanüvisleri Cihangir’in dayanılmaz bir karamsarlığın ve hüznün pençesine düştüğünü, sonuçta da vücudunun her türlü tedaviyi reddettiğini anlatmışlardır. 27 Kasım 1553 günü, Halep kışlağında oğlu ölünce, padişah onun adına Tophane semtindeki bir yamaçta bir cami yaptırmıştır..
  

RADOVAN SAMARCIC’ın “Sokollu Mehmed Paşa” ve AHMET REFİK ALTINAY’ın “Kadınlar Saltanatı” adlı kitaplarından alıntı yapılmıştır..

Leave a reply:

Your email address will not be published.