393 ) KAFKAS CEPHESİNDE GAYRİ RESMİ MÜTAREKE !..


Şevket Süreyya Aydemir, 1917 yılında, teğmen olarak bulunduğu Kafkas cephesini “Suyu Arayan Adam” adlı kitabında anlatır..
Cemendağ, Karadağ denilen bir silsile üzerinde ve 3.100 rakımlı bir tepe bölgededirler… Tepenin adı savaş sırasında, ordu emriyle değiştirilmiş ve “Güzel Tepe” adı verilmiştir !.
Bundan sonrasını yazarın ağzından dinleyelim…  


Cephede, siperlerin gerisinde, boydan boya “zeminlikler” uzanıyordu. Bunlar toprak altına kazılmış kovuklardı. Yakacak kıttı. Bulunabilen yakacak parçaları, vaktiyle bu dağları örten ve sonra belirtisi bile kalmayan orman ağaçlarının, taş, toprak altında kalmış ve oralardan çıkartılan köklerinden ibaretti..  Aydınlatacak bir şey ise yoktu !.. Kar, zeminlikleri bazen, hatta kapılarıyla beraber örttüğü için, zeminliğin içi gündüz bile bir gece karanlığına gömülürdü. 
   Bu gibi zamanlarda hayatın akışı, Birinci Dünya Savaşı dönemindeki bütün mevzi harplerinde olduğu gibi sıkıcı, yeknesak ve melankolik idi.. Bu gibi harplerde zafer daima, en son yıpranan tarafın olur. Yıpranış önce ruhlarda başlar. Savaşın insanı oyalayıcı geniş hareketleri yerine, aylarca saplanılan siperlerin kasveti başlayınca, ruhları ilk saran şey melankolidir. Bu melankoli insanın kendi içine dönüşü ile başlar. Bir erin, basit bir askerin, kendi içine döndüğü zaman orada bulduğu şey, kendi maddi ve yabani kimliğidir.. 
   O, ya bir köylüdür ; ya bir kasabanın ilkel kalabalığı içinden gelmiştir. İlk duyduğu ihtiras midesinden gelir. Sonra da hemen cinsi benliği şahlanır. Karısı, nişanlısı gözünde tütmeye başlar. Evi, günler hatta haftalarca süren uzak yolların ötesindedir. Fakat onun kafasında zaman ve uzaklık kavramları bulanıktır !..  O arkada görünen dağı aşınca yolların nasıl olsa kendi köyüne çıkacağını zanneder. Bazen de bunun için kaçar ve suçlu olur..
   Ordunun kurmay büroları, cephelerdeki bu depresyon, yahut ruh düşüklüğü hallerini galiba bilirlerdi ki, böyle zamanlarda hareketler, oyalayıcı işler icat etmeye çalışırlardı. 

   Başkumandanlık vekaletinin, Rusya’da bir ihtilal çıktığı ve Rus Çarının tahtından indirildiği hakkında, 1917 Şubat ayında yayınladığı tebliğ, işte böyle bir hava içinde cepheye ulaştı. 
   Bu tebliğ, önce ne askerlere, ne bize çok bir şey ifade etmedi. Bu tebliği askerlere, zaten biraz dikkatli anlatmak gerekiyordu. Çünkü söylenecek yanlış sözlerin arkasından onlar, artık savaşın bittiği anlamını çıkarırlar, sonra da terhisin uzadığı görülünce, bundan cephe zarar görebilirdi..
   O devirde en çok okuyanlarımızın kafalarında bile, dünyanın siyasi, sosyal akımları hakkında en küçük bir fikir yoktu. O zamanki aydın veya yarı aydının dünya görüşü, Balkan Savaşı sonu ile, Dünya Savaşı arasındaki bir yılın içinde, daha çok Fransızların harcıalem yazarlarından acele Türkçe’ye aktarılmış birtakım çevirilere dayanıyordu.
   Bizim dünya siyaseti hakkındaki bütün bilgilerimiz bundan ibaretti. Başkumandanlığın müjdelediği nihai zaferi kazandıktan sonra olacak şeyler hakkındaki düşüncelerimiz pek birbirini tutmuyordu. Askerlere sorulursa, nihai zafere varılınca onlar hemen terhis edilecekler ve köylerine döneceklerdi. Bazı subaylara göre ise, biz galip geldikten sonra Kars kalesiyle Ardahan kazası bizim olacaktı. Yani bunlar düşmanın elinden alınıp Anadolu’ya katılacaklardı. Bu arada, belki Batum’u da alırız diyenler vardı..
   Muharebeler artık durmuştu. Mütareke olacağı da söyleniyordu. Bir gün her şey kendi kendine oldu ve karşı ordu birden çözüldü. 
   Bir yaz günüydü. O sıralarda 3100 rakımlı tepenin kuzeyindeki boyun noktası altında, bir hafif makineli tüfek takımına kumanda ediyordum. Karşımızdaki 2506 rakımlı tepe düşman hatlarının bir dayanak noktası ve iyi tahkim edilmiş bir yerdi. 
   Bulunduğumuz yerler, oralara göre dünyanın damı gibiydi. Gözetleme noktamızdan yalnız düşman hatlarına değil, bütün ufuklara yukarıdan bakardık. Buralarda doğa, mağrur ve azametliydi. Doğanın bu gururundan bizim de ruhlarımıza bir şeyler sinerdi.. 
   Düşman ordusunun çözülmeye başladığı o günlerde iki arkadaş, gene gözetleme mevziimizdeydik. Düşman hatları üstünde bir hareket belirdi. Önce bir veya birkaç kişi, derken bütün düşman siperlerinin üzeri, mevzilerinden çıkan, biriken, kaynaşan askerlerle doldu. Aramızdaki mesafe birkaç yüz metre kadardı. Aramızı, bulunduğumuz yerlerden, dibi görünmeyen kayalık bir dere yatağı ayırıyordu. 
   2506 rakımlı tepe üzerinde biriken Rus askerleri, gittikçe çoğalıyordu. Burası tam bizim mevzilerimizin karşısıydı. Bağıran, çağıran, kollarını sallayan, hatta belki şarkı da söyleyen bu askerlerin hiç birisinin elinde silah görünmüyordu. Biraz sonra bu kalabalık, hep birden bizim siperlerimize doğru akmaya başladı. Gelenler önce yavaş ve kararsız ilerliyorlardı. Fakat bizden hiçbir ateş karşılığı görmeyince cesaretlendiler. Yürüyüşlerini hızlandırdılar. Hatta içlerinde koşanlar bile vardı. Bunlar biraz sonra kuru derenin yatağını aşacak, fakat daha yaklaşınca, siperlerimizin açığından bütün cephe boyunca uzanan mayın tarlalarına düşeceklerdi. İlk patlayan mayın (lağam), bunlardan bir kısmını havaya uçurabilirdi. 
   Durumu telefonla derhal gerilere bildirmiştim. Fakat gerilerden hiçbir emir almak mümkün olamıyordu. Daha doğrusu verilen emirler birbirini tutmuyordu. Önce tabur karargahı aradan çekildi. İşi ve muhabereyi alaya bıraktı. Fakat az sonra alay da işi fırkaya (tümene) bırakmayı, galiba oradan aldığı emirle uygun buldu. Tümen karargahı ise yalnız ayrıntı istiyor, bazen gelenlerin üstüne ateş edilmesi, bazen de ateş edilmemesi için kararlı görünüyor, sonra muhabereyi keserek galiba alaylarla muhabereye girişiyordu.. 
   Halbuki derhal karar vermek lazımdı. Olan şey ise belliydi. Bu bir emirsiz mütarekeydi. Kendi kendine bir silah terk edişti. Demek ki artık beklenen olmuştu. Düşman ordusu, beklediği mütareke bir türlü imzalanmayıp terhis emri de gelmeyince, kendi kendine silahını atmış, siperlerden çıkmıştı. 
   Bu düşüncelerin de etkisiyle, gelenlerin mayın tarlalarına varmadan önlerini kesmek için, yerime arkadaşlarımı bırakarak, siperden fırladım. Yanıma yalnız bir çavuş almıştım : Sandıklılı Halil Çavuş.. Bize doğru gelenlerle mayınlı arazinin biraz ilerisinde karşılaştık. En önde sarışın, mavi gözlü, kumral sakallı yaşlı bir Rus askeri yürüyordu. Kucağında kocaman bir ekmek somunu taşımaktaydı. İyice yaklaştıkları zaman, bu somunun ortasına bir avuç tuz yerleştirilmiş olduğunu gördüm. Yaşlı asker bu somunu, duygulu, gülümser bir ifadeyle bana uzattı. Bu, Balkanlar’da biline bir Slav adeti idi. Barış ve dostluk demekti.. 
   Uzatılan ekmekten bir lokma kopardım ve tuza banarak ağzıma götürdüm. Yanımdaki çavuş da, benim işaretim üzerine aynı şeyi yaptı. Bu hareketimizi, gelen askerler bütün dağları inleten “hurra” çığlıklarıyla karşıladılar..
   Sonra bu gürültüler arasında, gelenlerin her kafadan birtakım konuşmaları hatta nutukları başladı !.. Şimdi hepsinin de isteği, böylece ve kafile halinde bizim siperlerimize gelmek ve bizim askerlerimizle barışmaktı. Aralarındaki Kafkasyalı tercümanlara durumu nezaketle fakat kesinlikle anlatarak bunu önledik. Onlar gene gürültülerle ve heyecanla yerlerine döndüler. 
   Ben yerime ve telefona döndüğüm zaman, bu macerayı uzun uzun ve her makama ayrı ayrı anlatmak icap etti. Biz siperlerimizin ilerisinde bu karşılaşmayı yaparken, civar hatlardaki bütün birliklerin mevzilerinde silah başına koştuklarını öğrendik. Anlaşıldığına göre bu mevzilerde herkes, ordunun bana yapacağı işlemi, her kafaya göre tahmin edilen cezaları tartışıyorlardı. Ordunun kararı çok geçmeden belli oldu. Alay karargahından bildirilen bir emre göre, bundan sonra alay cephesinde yapılacak bu tür temas ve konuşmalara, aydın bir arkadaşla beraber ( Hüseyin Avni Ulaş, Kurtuluş Savaşı’nda, BMM İkinci Başkanı), ben memur ediliyordum. Bu belgeyi hala saklarım.. 
   Çar ordusu ile yıllardan beri süren savaş, o gün, orada ve tesadüfen benim bulunduğum cephede bitti…      

Leave a reply:

Your email address will not be published.