389 ) 20. YÜZYIL BAŞLARINDA AZERBAYCAN !…

  

   Şevket Süreyya Aydemir, 1918 yılı Kasım ayında Erzurum’da terhis edildikten sonra Trabzon’dan vapurla İstanbul’a geçer. Oradan da memleketi Edirne’ye geçtiğinde, orayı da İtalyan işgali altında bulur. 
   Önce bir “Yedeksubaylar Birliği” kurarlar. Ardından da birtakım gizli cemiyetler oluştururlar. Bunların bazılarının “Türk İttihadı” yahut “İslam İttihadı” gibi iddialı isimleri vardır. Geceleri çeşitli yerlerde toplanırlar ve kendilerine göre önemli kararlar alırlar. Bir taraftan da kolordu merkezi ve Trakya-Paşaeli Cemiyeti ile beraber çalışmaktadırlar.
   Bu arada, savaş nedeniyle yarıda kalan muallim mektebindeki öğrenimini de birkaç ay içinde tamamlar. Tekrar Kafkasya’ya dönmekte kararlıdır. O sırada Azerbaycan hükumeti, İstanbul hükumetinden öğretmenler istemektedir. Bu fırsat onun Kafkasya’ya dönmesini kolaylaştırır. Edirne’deki arkadaşları onu, “Turan”a gönderilecek bir elçi gibi uğurlarlar..
   İstanbul’dan bir İtalyan vapuru ile çıktığı yolculuk Batum iskelesinde biter. Sarhoş bir Gürcü subayı, eşyalarını görmek ister. Hemen hemen bütün yükü bir sandık kitaptır. Sarhoş subayın bütün yaptığı, bu kitapları iskelenin üzerine karmakarışık yaymak olur !..
   Sonra da tren yolculuğu başlar.. Gürcistan’ı aştıktan sonra nihayet güneyde Karabağ ile kuzeyde Kafkas dağları arasında kalan Kür nehri vadisine gelince, artık doğudan Hazer Denizi’nin rüzgarlarını hissetmeye başlar..

 
    İstanbul’dan Azerbaycan’a gitmiş olan Türk öğretmenleri, genellikle, daha ilk günden “kaybolmuşlardır”.. Baku’daki “Çanakkale Kahvesi” İstanbul’un yeni bir “Meserret Kıraathanesi” halini almıştır !.. İçeriden sigara dumanı altında tavla gürültüleri eksik olmazken, diğer Azeri şehirleri, geleceklerini çoktan duydukları  Türk öğretmenleri beklemektedir !..
  Şevket Süreyya, gittiği Azerbaycan maarifinde, üst görevli bir kadın yetkiliden
mümkünse memleketin en uzak yerinde bir görev rica ettiğinde, kadın şaşırır, heyecanlanır :
“İstanbul’dan epey muallim gelmiştir. Fakat Baku’dan başka, Azerbaycan’ın hiçbir yerinde Türk muallim yoktur. Bizim ihtiyacımız daha çok, memlekete yayılacak sizin gibi idealistlerdir” diye konuşur..  
   Daha sonra kadın görevli onu Maarif Nazırı’na (Dağıstanlı Sultanı) çıkarır. Nazır da en az onun kadar sevinir..Tekrar kadının bürosuna döndüklerinde, adını sorar yetkili. Onun da ağzından, hayali kahramanı olan, “Aydemir” adı çıkar heyecanla. (1917 yılında Müfide Ferid tarafından yazılan bir kitabın adıdır bu.. O romandaki ‘Aydemir’ karakterine hayran kalmıştır )
   İşte o andan itibaren adı, Aydemir olur.. 
   Görev aldığı Nuha ya da Şeki şehri, Azerbaycan’ın kuzeybatı bölgesinde, Büyük Kafkas dağlarının eteklerindedir. Genel görünüşüyle Bursa’yı andırır. Bursa nasıl Uludağ’ın bağrına sokulmuşsa, Nuha da Kafkas dağlarının eteklerine sarılmıştır..   

 Nuha/Şeki

   Azerbaycan, tarihinde hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız, toplu bir devlet hayatı yaşamamıştır. Şimdi devletini kendi öz çocuklarıyla kurmaya çalışmaktadır. Bu devletin diğer Türk ülkeleriyle bağlılığını bilmektedirler. Hatta o zaman milli marş gibi söylenen bir şarkıda şu sözler vardı :
“Türkistan yelleri öpüp alnını,
 Şarkılar söylüyor sana bayrağım,
 Üç rengin aksini Kozguh (Hazar) denizden
 Armağan yolla sen yare bayrağım..”

  Tarihte Azerbaycan’ın kaderi daima, ya İran’ın, ya Osmanlıların, yahut da son devrede Rus Çarlığının müdahalesine bağlı kalmıştı. Gerçi Baku, Şirvan, Şeki, Gence gibi feodal hanlıklar yaşamışlardı ; fakat bunlar kendi aralarında, bir tarafa dayanarak, daima çarpışmışlardı. Her biri bir devletin er geç himayesini kabul eden birer gölge otorite olarak kalmışlardı. 
  Bu arada, dışarıdan gelen istilacılara karşı direnişler de olmuştu. Örneğin 1805 Ocak ayında Gence’nin Cevat Han tarafından savunulması, Han ve oğlunun kahramanca şehadetleri gibi cesur sahneler de vardır.. Fakat Rus ordusunun Batı usulüne göre düzenlenmiş eğitimi, üstün silahları karşısında Gence de bütün Azerbaycan gibi düşmüştü. Özetle, Azerbaycan tarihi, daima küçük hanlıkların tarihi olarak kalmıştı. Hanlıklar çökünce de, sömürgelik hayatı başlamıştı. Mezhep ayrılığı, mezhep davaları ise, halk arasında bir milli ruhun doğmasını daima önlemişti..
    1905 Rus-Japon savaşından sonra ve Rusların bu savaştaki yenilgisiyle Rusya topluluğuna dahil milletler arasında başlayan ulusal hareketler, Azerbaycan’da da kendini göstermişti. Hatta bir aralık Ermeniler ve Türkler arasında geniş ölçüde milli kavgalar bile olmuştu. Fakat bu hareketler, aydın sayısının azlığı ve milli hareketin yeniliği dolayısıyla milletin geniş kitlelerini içine alamadı. Zamanla ulusal mücadele, dar anlamda bir okul ve eğitim hareketinden, yahut da şiir, edebiyat ve tiyatro sahasında bir gelişmeden ibaret kaldı..
   Türkçe, yalnızca bir halk dili olarak kalmıştı. Aydınların çabalarına rağmen, bu dilin grameri yazılamamış, kuralları işlenmemişti. Doğal olarak, bilinen kurallar da, halk arasında yayılmış olan Rusça’nın etkisi altında bozulmuştu..
   Böylece genç Azerbaycanlılar, ilk ulusal devleti, adeta gayri milli bir zemin üstünde kuruyorlardı. Bu devlet, her şeyden önce, kendine milli bir temel yaratmak zorundaydı. Bunun için de yeni bir milli ruh, bağımsızlık ve egemenlik gururu, bayrak fikri, askerlik ve savaş duygusu, vatan anlayışı ve bu vatanın sınırlarını korumak aşkı lazımdı.. Bu halk kalabalığını artık bir cemaat yaşayışından çıkarıp, bir millet zihniyet ve yaşayışına götürecek her şey böyle bir zemin üstünde gelişebilirdi…
  
 kitabından derlenmiştir..

Leave a reply:

Your email address will not be published.