388 ) SURİYE’DE BİR OSMANLI DİVANIHARBİ !..

   

   Osmanlı tarihinin Suriye’den bahseden son siyasi bölümü, şüphesiz Aliye Divanıharbi olacaktır. Bu Divanıharbin kararıyla Şam ve Beyrut’da 40 kadar Arap milliyetçisi öldürülmüştür. Asılanlar arasında Abdülhamit Zöhravi gibi ayandan, Şefik-el-Müeyyet gibi milletvekili, Abdülgani Ariysi gibi birinci sınıf gazeteci ve Refik Rızık Sellum gibi şair olanlar da vardır. Birçoğu menfaat ve politika adamı, bir kısmı idealist idi.
   Balkan Savaşı zamanlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık dağılacağına inanarak, Suriye için yeni bir talih arayanlar tarafından Paris’te bir kongre yapılmıştı. Araplık akımının, ondan sonra, başlıca ocağı Ellamerkeziye Cemiyeti idi. Aliye’de hapsedilmiş olanlar ise merkezi Kahire’de bulunan bu cemiyetin üyeleri idi.
   Ellamerkeziye Cemiyeti’nin Birinci Dünya Savaşı başladığında, Suriye’de kalmış olanlarının bu girişimden haberleri var mıydı ? Çünkü arada bir, genel af olmuştur. Tutuklananları, sadece eskiden bu cemiyet içinde çalıştıkları için mahkum etmek doğru olmazdı. Divanıharp ise, tutukladığı kimselerin Büyük Savaştan sonra da cemiyetin emriyle hareket etmiş olduklarına inanmıştır. Bütün dava budur..
   Suriye’de esaslı bir tedhiş politikasına neden gerek görüldüğünü, Tiflis sokaklarında öldürülen Cemal Paşa bir sır olarak kara toprağa götürmüştür. 
   Hazin talih : Eşrafını öldürmüş olduğu Suriye’de Cemal Paşa’yı seven ve arayan çoktur. Cemal Paşa, Bolşevikler hesabına on binlercesine kendi eli ile hayat vermiş olduğu Ermeniler tarafından öldürülmüştür !..



   Cemal Paşa bir taraftan zor, bir taraftan imar ve ıslah siyasetleri kullanılarak, Araplık akımının durdurulabileceği fikrindeydi. Devletten en yüksek rütbe ve menfaatler koparıp, Osmanlı birliğini bozmaya çalışanları bir türlü affetmemiştir. 
   İstanbul’un bu işte Cemal Paşa ile zıt gittiği yanlıştır. Enver ve Talat Paşalar esasta, onunla birlik idiler. Hiçbiri vatan hıyanetinin cezasız bırakılmasını istememiştir. Fakat, örneğin Enver Paşa, Abdülhamid Zöhravi’nin ; Talat Paşa, Şefik-el-Müeyyed’in bırakılması için aracılık ettiler. İttihat ve Terakki’den başka birtakım şahsiyetlerin de iltimas ettiği kimseler vardı. İstanbul, sonuna kadar, Aliye davasının bir defa da Harbiye Nezaretinde incelenmesinde ısrar etti.
   Büyük Savaş’ta çıkan kanunlardan biri ise, kumandanlara, eğer vatan savunması için gerekli görülürse, idam hükümlerini doğrudan doğruya yerine getirmek yetkisini vermiştir. Bu yetki, olsa olsa ateş hattında hemen şiddetli etki yaratılmasına gerek duyulan olaylar için çıkarılmıştır. Fakat hüküm mutlak olduğundan, Cemal Paşa, Divanıharp kararları için kanundan yararlandı. Çünkü dava dosyaları İstanbul’a giderse, işin altüst olacağından korkuyordu..
   Ve bir sabah açık telgrafla, yedi kişinin Şam’da ve gerisinin Beyrut’da idam edilmiş olduklarını İstanbul’a bildirerek meseleyi kökünden halletti !..

    

   Tutuklulardan hiçbiri öleceklerine inanmadılar. Falih Rıfkı (Atay), Abdülhamit Zöhravi’nin Şam’da Cemal Paşa’nın karşısına nasıl çıktığını “Zeytindağı” adlı kitabında anlatır : 
   Ayan üyesi olduğu için, bekleme salonunda birkaç dakika kalmak bile kibrine dokunmuştu. Dik başlı, gururlu bir adamdı. Kumandanın gösterdiği iskemleye kadar gururu devam etti. Fakat Cemal Paşa, savaştan önceki hesapları araştırdığını hissettiren bir belgeyi okuduğunda, sarardı, bir su istedi ve ilk yudum boğazına takılarak bunalır gibi oldu. Ancak, “Beni affediniz” diyebildi. Kudüs karargahına gelen Şefik-el-Müeyyed de öyle idi. Bir şeye üzülmüştüm : Acaba insanın öldüreceği kimseleri, önceden, sağ olarak, karşısında dizlerine kapatmaktan ve dik boyunlarını eğdirmekten aldığı zevk nedir ?
   Beyrut’ta asılmış olanlar da genç milliyetçilerdi. Bunlar zindandan ipe kadar, Arap marşı okuyarak, cesur ve dikbaşlı gitmişlerdi. 
   Şu iki idam öyküsü kalbimi yırtmıştır. Şefik-el-Müeyyed’in sakalı beyaz ve uzundu. Asıldığı zaman görünüşünün acıklı olacağını düşünen bir Şamlı Jandarma subayı, elleri arkasına bağlı, beyaz gömleğiyle hükumet konağı merdivenlerini inen mahkumu birdenbire tutmuş, cebinden çıkardığı makasla sakalını kırpmıştı !.
   Sinirli olan Cezayirli Ömer, idam iskemlesine çıkarken, bağırıp çağırıyordu. Aşağıdan biri “Sus, sorumlu olursun !” dedi. Ömer korkudan susmuş olduğu halde asılmıştı..
   Bir Hristiyan olan Refik Rızık Sellum, gerçek bir idealist idi. Ölümü de güleryüzle karşılamıştı. En son o idam edilecekti. Altı kişi artık soğuk birer ceset olmuşlardı. Meydanın başına geldiğinde, boş sehpaya bakmış ve, “Galiba yerim orasıdır” demişti. Sonra ciddileşerek en öndeki cesede, Abdülhamit Zöhravi’ye gözünü dikmiş ve “Ey hürriyet babası, merhaba !” diye selam vermişti. Kinsiz ve kedersiz ölüme gitmek güçtür..
   Beyrut’ta Cemal Paşa, evinin merdivenlerinden inerken, güzel ve siyahlar giymiş bir kadın, yanında çocuğu ile kendini karşılamıştı. Çocuk, elindeki çiçek demetini kumandanın ayağı altına atarak, “Babamı bağışlayınız,” demişti. Falih Rıfkı, o gün, kumandanın gözlerinin yaşardığını ve titreyen çenesini güç tuttuğunu fark etmişti. Çünkü bu siyahlı kadın, evine dönerken, meydanın bir köşesinde, sevdiği kocasının soğumuş beyaz cesedini görecekti…

   İdamlar gününden bir hafta sonra, Falih Rıfkı, o da Tiflis’te ölmüş olan Yaver Nusret’in odasında iki genç kadın görmüştü. Üstlerinde hemen göze çarpan bir uysallık ve kırıtganlık vardı. Kapıyı Kapadı ve odasına gitti. Kim bilir kimlerdi ?
   Akşamüstü biraz şakalaştıklarında, Nusret gülerek Falih Rıfkı’ya o kadınların kimler olduğunu tahmin edip edemediğini sordu. Olumsuz yanıt alması üzerine, idam edilen bir Suriyelinin kızları olduğunu söyledi. Anneleriyle birlikte Bursa’ya sürülüyorlarmış, İstanbul’a gidemez miyiz diye neredeyse canlarını vereceklermiş !..  “Bursa gibi kapalı yerlerde nasıl yaşarız ?”  diye sızlanırlarmış !.. 
   Vay gidenin haline !.. Falih Rıfkı, “Zavallı yas !” diye yazmış..  

Leave a reply:

Your email address will not be published.