386 ) MARSHALL YARDIMI KONGRE’DEN NASIL GEÇTİ ? ..

       
   
   Truman Doktrini, Başkan Truman’ın (yukarıda solda) 1947 yılının 12 Mart gününde Kongre’de okuduğu konuşmasının adıdır. Bunun biz Türkler için anlamı, Sovyet tehlikesine karşı bize verilecek Amerikan yardımının ve desteğinin belgesi olmasıdır. ABD için anlamı ise çok daha geniş kapsamlıdır. Bu belge Amerika’nın “iki bloklu dünya” düzeniyle ilgili resmi felsefesini oluşturur. 
   Bu “oluşum”un ilk aşaması kolay değildi. Başkan Truman, Avrupa’daki Rus yayılmacılığına karşı, İngiltere, Fransa gibi ülkelere ve Almanya’nın, Avusturya’nın, İtalya’nın Amerikan işgali altındaki bölgelerine bir miktar ekonomik yardım yapıyordu.Bu, ABD Kongresi’ndeki iki partinin mensuplarınca doğal karşılanıyordu. Fakat yardım edilecek ülkelerin sayısının artmasına, Kongre’deki Cumhuriyetçiler karşıydılar..
   Hele Yunanistan ve Türkiye gibi Avrupa’nın “kenar”ındaki iki ülke için özel bir yardım programı düzenlenmesini “lüks” sayıyorlardı. “Amerika’nın kendi iç sorunları var. Artık biraz da onlara bakalım. Paramız varsa onlar için harcayalım” diyorlardı..
   Ayrıca Yunanistan ve Türkiye ile ilgili şöyle bir durum vardı : Bu iki ülkenin savaş sırasındaki müttefikleri İngiltere idi. Onları Sovyet emellerine karşı koruma “görev”i de, İngiltere’ye ait sayılıyordu. Ama İngiltere’nin hali malum, savaş yorgunuydu. “Büyük devlet” iddiasında olmayı bırakmıştı. Yunanistan ve Türkiye ile ilgili olarak da ABD’ye “Ben bu ülkelere yardım edemem,sen et” diye başvuruda bulunmuştu. 
   Truman,durumu kendi iç kabinesinde değerlendirmiş, öneriyi kabul etmeyi uygun bulmuştu. Fakat bunu, Kongre’ye kabul ettirmesi kolay değildi. Sadece Cumhuriyetçiler değil, bazı Demokratlar bile, “Bu iş bizim işimiz değil, İngilizlerin işi” diyorlardı. İngilizleri klasik deyimle “Kendi kestanelerini ateşten çıkartmayı Amerikalılara yüklemek”le suçluyorlardı.
   Başkan Truman önce, lider durumundaki Kongre üyelerini ikna etmek için, Beyaz Saray’da bir toplantı düzenledi. Bu, gizli bir toplantıydı. İçeriği ancak sonraları yapılan yayınlarla öğrenilecekti.. Önce zamanın Dışişleri Bakanı, emekli general Marshall (yukarıda ortada) konuştu. Savaş sırası ve sonrasının çok önemli bir askeriydi. Politikacı olarak da -bir süre sonra- kendi adını taşıyan “Marshall Yardımı”yla tarihe geçecekti. Fakat bu gibi “ikna” toplantılarında fazla başarılı değildi. Konuşması kuru ve sıkıcıydı. Yunanistan’la Türkiye’ye yardım etmenin stratejik önemini anlatmaya çalıştı, fakat inandırıcı olamadı. Cumhuriyetçi Kongre üyeleri “Artık yeter. Kendi işimize bakalım” demeye devam ediyorlardı.
   Durumu, Marshall’ın yardımcısı Dean Acheson (yukarıda sağda ) kurtardı. (Sonradan Marshall’ın yerine Dışişleri Bakanı o olacaktı.) Bakanından izin isteyip söz alarak heyecanlı bir konuşma yaptı.

   Acheson 50 yaşlarındaydı. Hukukçuydu. Genel kültürü genişti. İyi yetişmiş bir politika teorisyeniydi. Giyim kuşamı yerindeydi. Saçı bıyığı bakımlıydı. Sadece konuşmasıyla değil, görünüşü ve tavırlarıyla da etkiliydi.
   Komünizm tehlikesinin giderek büyüdüğünü vurguladı. Gidiş böyle devam ederse, Rusya’nın yakın bir gelecekte tüm dünyada mutlak bir üstünlük kuracağını söyledi ve şu saptamayı yaptı :
“Dünyada yalnız iki büyük devlet kalmıştır. Antik zamanlardan beri görülmemiş bir durumla karşı karşıyayız. Roma’yla Kartaca’nın karşı karşıya geldiği günlerden beri dünyada böyle bir güç kutuplaşması görülmemiştir..”
   Roma ve Kartaca.. Birbirleriyle mücadele ederken Akdeniz bölgesinin her köşesinde defalarca karşı karşıya gelen iki devlet.. İsa’dan önce III. ve II. yüzyılın dünyası, zaten Akdeniz merkezli.. Akdeniz’e ikisinden biri egemen oluncaya kadar, o mücadele devam etmiş..
   Acheson’a göre, başka çare yok, 20. yüzyılda da öyle olacak.. Dünyaya ya Amerika hakim olacak, ya Rusya.. 
   Acheson bunu vurgularken, eski Roma’nın ünlü senatörü Cato’yu andırıyordu. Cato Roma ile Kartaca arasındaki savaşın bitmesinin tek şart olduğunu öne sürermiş. O şartı da Senato’da yaptığı-her konudaki- her konuşmasının sonunda tekrar edermiş. Ele aldığı konu ne olursa olsun, kürsüden inmeden önce :
“Ayrıca şu görüşümü de belirteyim” deyip o “şart”ı -son söz gibi kullandığı- ünlü cümlesiyle söylermiş : “Kartaca yıkılmalıdır !..”  ( Diplomatik literatüre geçen Latince’siyle, “Delenda est Carthago !” )
   Sonuçta Cato’nun dediği olmuş, Kartaca yıkılmış. Dünyanın egemeni Roma olmuş. 
   Acheson da tezini Cato gibi heyecanla savunurken, “Sovyetler Birliği yıkılmalıdır !” der gibiydi. Gerçi o dileği, ancak elli küsur yıl sonra gerçekleşecekti ama, o sırada ortada hiç de öyle işaretler yoktu !. Tam tersine, Sovyetler Birliği’nin -yıkılması bir yana- dünya üzerindeki yayılması daha da artıyordu.
   Acheson mücadeleyi Amerika’nın kazanması için şu ilkelerin benimsenmesini istedi :
1- Amerika, Sovyet saldırganlığı veya kendi içlerindeki komünizmin baskısı karşısındaki tüm ülkeleri güçlendirmelidir..
2- Bununla, sadece o ülkeleri değil, onlardan da önemli olarak Amerika’yı savunmuş olacaktır..
3- Amerika’yı savunmak da, sadece Amerikan topraklarında değil, evrensel insan hak ve hürriyetlerini savunmaktır. Çünkü onların koruyuculuğunu, en başta Amerika yapmaktadır..
  
   Dean Acheson’un önerileri, havayı değiştirdi. Beyaz Saray’a Truman’ın projesini reddetme kararıyla gelen Cumhuriyetçi senatörler, onu dinledikten sonra konuya başka türlü bakmaya başladılar. 
   Sovyet tehdidi altındaki ülkelere yardım etmek, bu anlatıma göre, “Amerika’yı savunmak”la eşanlamlı oluyor, “Amerika’nın iç sorunu” haline geliyordu. Dolayısıyla Cumhuriyetçilerin “Biz iç sorunlarımıza bakalım” politikasının içine girebiliyordu.
   Cumhuriyetçiler Truman’ın projesini kabul ederlerse, bunu seçmenleri önünde “Yoksa Ruslar gelecek. Burayı da işgal edecek” gerekçesiyle savunabilirlerdi. 
   Acheson’a sorular sordular.. Aldıkları yanıtları da ikna edici buldular.. Projeyi kabul ettiler..
   Bu, işin, ABD’nin iç politikasıyla ilgili yanı… Acheson’un tezinin özgürlüklerle ilgili 3. maddesi de, tezin dış dünyaya anlatılmasını kolaylaştırıyordu. ABD’nin “kendini savunma”ya önem vermesini bencil bir içgüdü olmaktan çıkarıyor, ona biraz idealist bir anlam kazandırıyordu : “Biz kendimizi savunurken, aynı zamanda evrensel özgürlükleri savunuyoruz” anlamını..
   Yani, “Amerika = Özgürlük”… Veya, “Özgürlük = Amerika”…
   Amerikan dış politikasının temel iddiasını, artık bu denklem oluşturuyordu..




( ALTAN ÖYMEN’in “Değişim Yılları” adlı kitabından derlenmiştir .)  

Leave a reply:

Your email address will not be published.