384 ) SEVABI GÜNAHINDAN FAZLA BİR DEVLET ADAMI : MİDHAT PAŞA…

  

   Midhat Paşa, Şevket Süreyya Aydemir’e göre, aslen Tunalı bir ailenin çocuğu idi. Dedesi Rusçuklu Hacı Ali, babası da, Kadı Hacı Hafız Mehmet Eşref Efendilerdi.. 
   Hikmet Tanyu, 1889 yılında yayımlanmış olan Edvaro Drumont’un “La France Juwe” adlı kitabının birinci cildinin 113. sayfasını kaynak göstererek, Midhat Paşa’nın Yahudi olduğunu yazar. Bu konuda Tanyu’nun bir diğer kaynağı da 2 Aralık 1979 günü bir suikast sonucu öldürülen eski milletvekili ve Türkiye Siyonizm’le Mücadele Derneği Başkanı Kemal Fedai Coşkuner’dir. Coşkuner, “Yakın Tarihimiz ve Siyonizm” adlı kitabında, Midhat Paşa’nın Macar bir hahamın oğlu olduğunu, kendisi gibi bir Yahudi olan, Şinasi ve Namık Kemal’in yakın dostu ve Yeni Osmanlıların akıl hocalarından Simon Deutsch’un talimatıyla hareket ettiğini yazmaktadır. 
   Aydemir’in yazdıklarını paylaşmaya devam edelim..
   1822’de İstanbul’da doğan ve Ahmet Şefik adını alan çocuk, babasının ve dedesinin yolunda yürüdü. Daha 10 yaşında Kuran’ı ezberledi, “Hafız Şefik” oldu. Bir aralık babasının Vidin kadılığı sırasında Tuna boyunda yaşadı. İstanbul’a döndüğünde 12 yaşındaydı. Arapça ve Farsça ile din derslerinde bilgisini artırmaya çalıştı. Fatih Camii’nin ünlü hocalarından dersler aldı. Bu arada Babıali’de, Hariciye Nezareti Divan Kalemi’ne girdi. Bu kalemde başarı gösteren gençlere, yeni isimler takarlardı. Ona da “Midhat” ismi uygun görüldü. 18 yaşında Sadaret Kalemi’ne, 20 yaşında ise Şam Vilayet Kalemi’ne 25 altın maaşla atandı. Vali maiyetlerinde çeşitli vilayetlerde aldığı görevlerden sonra, 26 yaşında İstanbul’da evlendi. 
   İlk önemli görevi ; 28 yaşında, Suriye’de fevkalade bir inceleme işine memur edilişidir. Görevini iyi yaptı. Başarısı önemliydi. Büyük hizmetlere ve yüksek mevkilere doğru, artık yolu açılmıştı..

 

   1858 yılında Avrupa’ya gitti. 1861’de Niş (Tuna) valiliğine atandı. Paşa oldu. Henüz 44 yaşındaydı. Ondan sonra da aktif devlet adamlığı yaşamı başladı.. Osmanlı, onun şahsında, büyük bir devlet adamı kazanıyordu..
  Büyük ölçüde ilk ve beklenmeyen üstün vasıflarını, Niş valiliği sırasında gösterdi. Merkezi bugün Sırbistan topraklarına düşen Niş şehri olan bu vilayet, Tuna’dan, doğuda Balkan dağlarına, batıdan Arnavutluk’a kadar, devlet genişliğinde bir alana yayılıyordu. Adeta anarşi içinde devraldığı bu yerlerde Midhat Paşa, asayiş, idare teşkilatı, bayındırlık, ticaret, eğitim ve askeri tesisler alanlarında öyle büyük işler başardı ki, İstanbul’da kendisini kıskananlar, onun da bir gün, Mısır’daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi, bazı ayrıcalıklar isteyeceği sözlerini yaydılar. Kaldı ki, bütün bu işler için İstanbul’dan hiç ödenek istemiyordu. Midhat Paşa, muhtaç olduğu parayı, atıl güçleri harekete geçirerek, el atılmamış imkanları canlandırarak kendi vilayetinden sağlıyordu. Bugün Bulgaristan’da hala varlığını sürdüren yollara ilk kazmayı Midhat Paşa vurmuştu. Bugün orada ve bizde hala süregelen Zirai Kredi Kooperatifleri ve Ziraat Bankası’nın ilk kurucusu da odur. Günümüzde Sanat Okulları adını alan ilk “Islahathane” okullarını da o kurdu. Posta şirketleri, sulama kanalları ve bu gibi tesisleri de o düşündü ve uyguladı…
   Bütün fesatlara rağmen, onun başarıları gölgelenemiyordu. 1863’te İstanbul’a çağrıldı. Niş vilayetindeki deneyiminden de yararlanarak kendisinden, vilayetler idaresi hakkında bir kanun tasarısı hazırlaması istendi. Bu da bitince, Vidin ve Silistre eyaletleri de Niş vilayeti ile birleştirilerek, daha geniş bir alana “Tuna Valisi” olarak gönderildi. Yeni vilayet ; 7 sancağı, 48 kazası ve ayrıca nahiyeleriyle gerçekten bir devlet kadar yer tutuyordu. Böylece başarıları daha geniş oldu. Ama bu sefer karşısına ; hem güçlü, hem siyasi bir düşman çıktı : Rusya !..
   O sıralarda padişah Abdülaziz idi. Rus sefiri General Ignatiev, İstanbul’da, bir ikinci hükümdar gibi nüfuz sahibiydi. Rusya ; Bulgaristan’ın ıslah edilmesine, Midhat Paşa’nın orada asayişi sağlamasına, idare, ekonomi, eğitim alanlarında başarılar elde etmesine karşıydı. Tahrikler iki cepheden yürüdü. Bir taraftan İstanbul’da Midhat Paşa aleyhinde cereyanlar yaratıldı. Diğer taraftan Bulgaristan’da isyanlar, ayaklanmalar çıkarıldı..
  Özetle, 1866’da patlayan Bulgaristan ihtilali üzerine önlemlere girişen Midhat Paşa, Rus sefirinin telkinleriyle geri alındı !. Devlet Şurası Reisliğine getirildi. İstanbul’da Emniyet Sandığı ve Sanayi Mektebi kuruluşları da o devrede ve yine onun girişimleriyle oldu.. 1867’de ise, Bağdat valiliğine atandı..
   Dicle ve Fırat’ta vapur işletmeleri, Fırat’ın temizlenmesi, Irak’ta sulama tesisleri, ilk petrolün elde edilmesi ve halk ihtiyacına yarar halde satışa çıkarılması, Bağdat’da sanat okulu, Emniyet Sandığı, Basra’nın daha uygun bir yere nakli, Nasıryeni kasabasının kuruluşu, Kuveyt’in Osmanlı idaresine bağlanması, Arabistan çölünde Necit ve Vahabi Emirliklerinde idari murakabe tesisi gibi başarılar, onun Bağdat valiliğinin bazı konularıdır.. Irak’ta da, yine, İstanbul’dan hiç ödenek alınmadan bütün bu işler yerel olanakların harekete getirilmesiyle elde edildi, hatta İstanbul’a da ayrıca gelir gönderildi !..
  Bu sonuçlar ; kendine güvenen, ne yapacağını bilen, uyuyan olanakları harekete geçirmeyi başaran bir yöneticinin, en verimsiz görünen şartlar altında bile neler yapabileceğinin, güzel örneklerini oluştururlar..      
   
  

   Abdülhamid tahta geçince, kendisini tahta geçiren Kabine’ye hiç dokunmadı. Midhat Paşa da Kabine’deydi. Hatta padişah, 18 Aralık 1876’da onu bir aralık sadrazamlığa bile getirdi. Fakat bu bir göz boyama idi. Bu sadrazamlık geçici idi. Çünkü Midhat Paşa, önce kendi vicdanına, sonra milletine karşı sorumluluk duyguları duyan az görülmüş devlet adamlarından biriydi. Bu nedenle, olup bitenlerden tedirgindi. Abdülhamid ise ağlarını örüyordu. Bu iki insan bir arada olamayacaklardı.. 
   Kanun-u Esasi ilan olunmuştu. Ama henüz meclisler açılmamıştı. Mebusan Meclisi açılıp, Abdülhamid milletvekilleri önünde Anayasa’ya yemin ettikten ve Midhat Paşa bu düzenin idealist kurucusu olarak bu meclis karşısına çıkıp, arkasını da milletin muhabbetine ve Meclisin iyi kötü koruyuculuğuna dayadıktan sonra, padişahın onunla hesaplaşması zor olurdu. Bu nedenle, daha Meclis açılmadan, bu kişilikli sadrazamın çaresine bakmalıydı..
   5 Şubat 1877’de Midhat Paşa, saraya çağrılarak tevkif edildi. Abdülhamid, Kanun-u Esasi’ye koydurduğu 113. maddeye dayanarak ona, sınır dışı edileceğini tebliğ ettirdi. Aynı gün Midhat Paşa, İzzettin vapuru ile yola çıkarıldı. Son sadrazamlığı 48 gün sürmüştü. Vatan fikrinin bu büyük bayraktarı, artık bir vatansız oluyordu !.. O, artık yabancı ülkelerde sadece bir sürgündü. Bu Osmanlı sadrazamına İstanbul’dan ayrılırken, evini, ailesini görmek, onlarla vedalaşmak için bile izin verilmedi..
   Onun, ülkenin içinde bulunduğu kritik dönemlerde yaptığı çok başarılı işler nedense hep gözardı edildi ve “Yahudi dönmesi”, “mason” ve İngiliz yanlısı olduğu, Abdülaziz’in katli ve V.Murad’ın tekrar tahta çıkarılması olaylarında parmağı olduğu iddia edildi.. 
   Her şeye rağmen, yönetim açısından yaptığı işlerin sonuçları ve birçok eseri günümüzde hala yaşadığına göre, tarihimizin başarılı devlet adamları arasında Midhat Paşa adını da saymamamız için hiçbir neden yok..   


Leave a reply:

Your email address will not be published.