378 ) BİR OSMANLI SUBAYININ NOT DEFTERİNDEN ÇÖL SAVAŞLARI !..

  

Mart 1332 (1916)

Kardeşim !
Katiye’de Halet’den ve hepimizin arkadaşı Memduh’tan başka bir şey Kaybetmedik. İngilizler gayet güçlü, bizden birkaç kez daha üstündü. Fakat beni en çok üzen nedir, biliyor musun ? İngilizler refah içinde, biz değiliz. Onlar sağlam, iklime göre yapılmış giysileriyle, her gün tam istihkak alan, seri ve güzel atlarıyla, gereksiz ölümler için ön saflara atılmış sömürge askerleriyle geliyorlar. Biz bazen kış, bazen yaz giysileri giyiyoruz. Atlarımız zayıf, sayımız az ve her ölen neferi yüreğimizden veriyoruz. Ölen, eskiyen, yırtılan her şey canımızdan, memleketimizden bir şey. İngilizler böyle mi ? Hiçbir ziyan yok ki biz kolayca telafi edelim ve onlar telafi etmesinler..
Böyle olduğu halde bu sefer savaşı zaferle bitirdik. Elimize 400 İngiliz atı geçti. Bunları az bir fiyatla muharebe edenlere dağıtıyorlar.
Katiye Muharebesi günü çılgın bir kum fırtınası çıktı. Uzun müddet düşman siperlerini gözden kaybettik. Askerlerimiz ateş edecek yeri, hücum yönlerini adeta giderek aradılar. Savaş uçakları bomba, çivi ve daha bilmem ne afetlerle üstümüzde gezip durdu.
Ben bir başka yere çadırımdan telefon ediyorum :
“Alo, siz kimsiniz ?”
“Ben…”
Karşımdaki sözünü kesti.
“Devam et kimsin ?” diye hiddetlendim.
“Efendim şimdi üstümüzde bir tayyare var, işte bomba…”
Telefon kesildi. Sonra biz hatları geri çektik. Ses sahibinin ne olduğunu bilmiyorum.
Fakat atlar ve ganimetler bütün neşesizliğimizi giderdi. İnsan cüce köy atlarından asil İngiliz kısraklarına geçince yalnız hayvan değil, vasıta değiştirmiş gibi oluyor. Kuvvetleri bu kadar itaatkar, süratleri kati bir makine gibi saniye saniye idare edilir hayvan görmemiştim. Konserveler de başka. Çölün ortasında Londra kasaphanelerinin etlerinden yedik.
Sana başka ne yazayım ? Bu kumla biraz önündeki kumun farkı yok ki ? Zapt edilmiş şehirlerden, araziden bahsedeyim. Çöl nankör bir şeydir. Savaşlar kumun bazı kısımlarını kanla çamurlaştırmaktan başka bir iz bırakmıyor..

  

Temmuz 1332

Rummani savaşını şu birkaç kelime ile anlatabilirim : Üstün kuvvetler karşısında adım adım yenilgi… Yine kumlar üstünde isimsiz ölüler ve geçici mezarlar bıraktık. Zaten bütün savaşlarımızın kaderi bu değil mi ? Daima yabancılar bizden çok ve biz yabancılardan cesuruz. 
Buradaki Temmuz dünyanın bütün Temmuzlarından sıcaktı. Birlikler ağır, yorgun, hasta yürüdü. Vaktiyle peygamberler mi çölden geçmişler, çölden geçenlere mi peygamber demişler ? Kendi kendime bunu düşünüyordum..
Katiye neşesinden sonra bu olay acı geldi. Madem ki biz zahmet çekiyoruz, kanlarımızın kuruduğu kumlar üstünde başka adamların tebessüm etmesine ne lüzum var ?
Dün birliğinden geri kalmış bir nefere rast geldim. Ağırlığı on defa ağır, giysilerinden, kundurasından, atından başka üstünde ne varsa hepsinden şikayetçiydi. Geçerken bana döndü : 
“Bir su doldur hemşeri !” 
Temiz bir bardak içinde berrak bir su verdim. Bir bardak içti. Dudaklarının kenarından sızan su, kaç gündür çenesinde biriken tuzu ince çizgileriyle yarıyor ve çamur hatları meydana getiriyordu. Uzun bıyıklarından ve uzamış sakalından akan suları avucuyla silerek :
“Canına değsin, burası Kerbela” dedi…

  

Kanun-ı Sani 1332 (Ocak 1916)

Tellü’r-refah (Refah tepesi), düşmanın karşı taarruzunu gemilerle himaye edebileceği bir yerdi. İngilizler ansızın bizim etrafımızı sararak kuşatma altına aldılar. Bazı bölüklerimizi esir verdik. Bu kadar çok düşmana karşı biz ne yapabilirdik ? İngilizlerin sahilden demiryoluyla geldiklerini de hesap et !.
Şerefli Mağara zaferi olmasaydı, bu iki kötü günün hatırasını unutamazdık. İngilizler Mağara’daki ufak müfrezemize iki süvari bölüğü, bir makineli tüfek, bir dağ topu ve bir batarya filosuyla taarruz etti. Bizim bütün kuvvetimiz yorgun bir piyade bölüğüyle bitkin bir istihkam bölüğünden ibaretti. Bu iki bölük, çelik bir çember gibi hücumlara karşı biraz büküldü, fakat hepsini geri püskürttü. Büyük çöl içinde silik bir nokta gibi duran bu hafif savunma karşısında uçaklar, toplar, atlar ve tüfekler geri çekildi.

Kardeşim ! 
Bugün bir sohbette aklıma Gazze muharebeleri geldi. İngilizler, cepheyi boş ve yorgun bulan taarruza kadar Gazze ordusuna iki kez hücum ettiler. Denizden, büyük gemi topları, karadan, büyük toplar şehri kaç defa yerle bir etti. 
Artık harap olan Gazze, on defadan fazla harple yıkılmış, yeniden yapılmıştı. Gazze’yi ilk müthiş hücumdan kurtaran alay bizim tarihte en derin izlerden birini bırakmıştır. Bu alay, kendisinden en az dört beş kat daha üstün kuvvetlere karşı Gazze’yi kurtardı. Aralıksız bir demir yağmuru altında insanı deli eden büyük ve mukaddes Gazze gününden Kudüs’e dönen yaralıları ziyaret ederken, bir arkadaşım, neferlerden birine demiş ki :
“Nasıl ? Yine gelirler mi dersin ?”
“Gelemezler efendi ! Bizim alayı gördüler”
Cesur neferin bu sözüyle anlatmak istediği şey, alayın Çanakkale’de bulunmuş olmasıydı.

  

FALİH RIFKI ATAY’ın “Ateş ve Güneş” adlı kitabından derlenmiştir..

   

Leave a reply:

Your email address will not be published.