374 ) BİR OSMANLI KÖYÜNDEN SEFERBERLİK MANZARALARI !..

                                                            

   Birinci Dünya Savaşının seferberlik haberi Şevket Süreyya Aydemir’i, köyde bulur. 
   Harman makinesi işleri henüz bitmemiştir. Köye bir jandarma gelir. Önceden dağıtılan bir zarf köy odasında açıldığı zaman içinden bir duvar afişi çıkar. Bu afiş, kötü bir baskı makinesinde çiğ renklerle basılmıştır. En üstte iki çapraz bayrak görünmektedir. Bunların altına da toplar, tüfekler çatılmıştır. En alta da büyük harflerle : “Seferberlik var ! Asker olanlar silah başına !” sözleri yazılmıştır. Günün tarihi ve adı, boş bırakılan yere, jandarmanın getirdiği emre göre orada doldurulur : 21 Temmuz 1330 ( 1914 )..
   Afişi cami duvarına asarlar. Haber köye çabuk yayılır. Köy, Edirne-İstanbul arasında bir istasyon köyüdür. Adına Çerkezköy derler ama burada yalnız Türkler oturmaktadır. Balkan Savaşından henüz çıkılmıştır ve bir yenilgiyle bitmiştir. Ancak yeni yeni bir yerleşme ve iyileşme havası esmeye başlamıştır. Köyde Balkan Savaşında yanan yıkılan binaların henüz tamirine el atılmıştır. Cami minaresi bile hala yıkık durumdadır. Ortada tedavileri tamamlanmamış yaralılar dolaşmaktadır. Savaş sırasında Anadolu’ya göç edebilen göçmenlerin bir kısmı yeni yeni dönmektedir. Fakat ne çare ki savaş, işte gene başlamaktadır..

   Erkekler cami duvarının gölgesine çömelmişlerdir. Kadınlar da meydanın karşı tarafına sıralanmışlardır. 20 yaşından 45 yaşına kadar herkes askere gidecektir. Bu gidenlerin çoğunun, Balkan Savaşından dönüşleri üstünden henüz iki yıl bile geçmemiştir. Daha yaşlıca olanların ise yarı ömürleri, Yemen, Bağdat ve Arnavut’luk’ta geçmiştir..
   Adları okunanlar bir yana dizilmektedir. Künyesi çıkanlar içinde babalar, oğullar, amcalar, dayılar yan yana sıralandıkça, kadınlar tarafından gelen mırıltılar dalga dalga artmaktadır. Bu mırıltılara, sesler, hıçkırıklar karışmaktadır. O zaman muhtar, bir şey yapmış olmak için, ya kocaman şal sarıklı başını sağa sola sallıyor, yahut da uzun tütün çubuğunun ucunu ensesinden sokarak arkasını kaşımaktadır !.. Hıçkırıklar artar gibi olunca da, masanın başında sağa sola laf yetiştirerek : “Ha oğullarım, ha aslanlarım” diye, hem kendine hem meydana hakim olmaya çalışmaktadır..
   Askere gidecek olanlar, ertesi sabah gün ışırken, çeşme başındaki ağaçların altında toplanırlar. Komşu köy Kızılcapınar tarafından bir davul zurna sesi gelmektedir. Az sonra o köyün kafilesi de görünür. En önde köyün imamı gelmektedir. Bir ata binmiştir. Omuzunda kocaman bir de bayrak taşımaktadır. Arkasında yeni askerlerin sıraları ilerlemektedir. En önde en gençler vardır. Sonra arkaya doğru yaşlar artmaktadır. En geride atlı, yaya köy ihtiyarları gelmektedir..
   Askere gidenlerin torbalarını, dağarcıklarını, ya ihtiyar asker babaları, yahut da analar, gelinler arkalarına vurmuşlar, kafileyi sarmışlardır. Bu kafile köye girerken Çerkezköy’ün tertibi tamamlanmıştır. Muhtar atına binerek en öne geçer. O da omuzunda bir bayrak taşımaktadır. 
   İki köyün halkı bir araya gelince hareketler, sesler birbirine karışır. Fakat imam atını ileriye sürüp de, ellerini gökyüzüne açarak, hakim, dalgalı sesiyle bir duaya başlayınca, ortalık durulur. Duadan sonra herkes “Amin !” diye haykırır. Kafileler yola düzülür. Kazanın bütün köylerinin askerleri Çorlu kaza merkezine yürüyecek ve orada birleşeceklerdir !..
   Bu yol, eski yüzyıllarda İstanbul’u Balkanlar’a, Tuna’ya, Avrupa içerilerine, Ukrayna ve Polonya’ya bağlayan tarihi yolun bir parçasıdır. Eski istila ordularının yolu… Kafileler ilerledikçe sağdan soldan yeni yeni davul zurna sesleri gelmektedir. Yeni bayraklar, yeni kafileler görülmektedir. Ovalardan, tepelerden inen yeni kollar birbirlerine katılmaktadır.

   Köyler boşalmaktadır. Pınarların dereleri doğurması, derelerin çaylara karışması ve çayların nehirleri meydana getirmesi gibi, daima üreyerek, daima genişleyerek kol kol insan dalgaları, bir yerlere doğru akmaktadırlar. Bu dalgalar, acaba hangi denizlere dökülecektir ?.. Yoksa bozkırlarda güneş, sularını mı tüketecektir ?.. Doymaz çöller kanlarını emerek onları kurutacak, bitirecek midir ?.. Yoksa şurada burada bölüne bölüne sazlarda, bataklıklarda eriyip, dağılıp gidecekler midir ?.. Bu, bilinemez..Fakat bilinen şudur ki, bu hal yüzyıllardan beri hep böyle olagelmiştir. Köyler hep böyle boşalmıştır.. Bu milletin kaderi budur.. Bugün bu yolculukta da o kaderin yenilmez ve hükmedilemez kanunu hakimdir. Bugün de bu tüysüz delikanlılarla, şu ayaklarından henüz dünkü savaşların tozları silinmemiş insanlar, birtakım bilinmeyen yönlere dağılacak ve belki oralarda kaybolacaklardır. Avrupa’da devletin sınırları, gerileye gerileye şu köyün kuzey ufuklarına kadar çekilmiştir ama, Asya’da henüz bu sınırlar Sina çölüne, Yemen’e, İran körfezine, Kafkasya’ya kadar uzanmaktadır. Bu geniş dağınıklık, gerçi artık aralarında hiç bir bağıntı olmayan çürük ve gevşemiş bir ülkeler varlığıdır. Ama bu mesafeler daha nice nice milyonları yiyip bitirebilir..
   Namazgah yerine bu çelişkili duygular içinde varırlar..
   Burası, o çevrenin tarihi bir toplantı yeridir. Şimdi artık seyrekleşmiş, azametini kaybetmiş gibi görünen ulu ağaçların gölgesinde, km bilir kaç defa otağlar kurulmuştur. Yeniçeriler, sipahiler konaklamıştır. 
   Katıldıkları kafile çayırlığa varınca, her tarafta dövülen davullar, çalınan zurnalar susar. Sonra namazgahtan gür bir ezan sesi duyulur. Ezan sona erince, imamın arkasında saf tutan müezzinlerle köy hocaları hep birden tekbir almaya başlarlar. Bütün saflar onlara katılırlar. Bazen inip, bazen gürleşen, fakat etkisi ve ululuğu daima artan bu tekbir sesleri, çayırları dolduran cemaati baş döndürücü havası içine sardıktan sonra, dalga dalga ovalara, sırtlara doğru yayılmaktadır..
   Şimdi herkesin kafasında, ne bu savaşın bir türlü anlayamadıkları amacı, ne dökülecek kanları, ne çöllerde, bozkırlarda kaybolacak hayat dalgaları vardır. Kendilerini gittikçe coşan, kanatlandırıcı bir rüzgarın akışına bırakmışlardır. Milletin yüzyıllardır o kadar şikayetsiz tahammül ettiği ve onun bütün tarihini oluşturan “ebedi seferberlik”in gerçek anlamını artık anlamaktadırlar..
   Tekbirlerden sonra iki rekat namaz kılınır. İmamın her söylediğini bütün müezzinler tekrarlamaktadır. Bunun arkasından cemaatin, doğruluş, eğiliş ve secdeye kapanış halinde dalgalanması, taşması gelmektedir. 
   Namazdan sonra gene fetih duaları okunur, tövbe edilir. Son fatihanın bitmesiyle beraber, davul zurnaların hep birden “ey gaziler”i vurması, köy bayraktarlarının cemaatlerini toplamaları ve kafilelerin kaza merkezi olan Çorlu yolu üstünde yerlerini almaları bir olur..

     

   Aydemir derhal askere çağrılacak yaşta değildir. Fakat gittikçe daha iyi anlamaktadır ki memleket, artık fiilen savaşa girmiş bulunmaktadır. Okullarda sınıflarda seyrekleşme her gün biraz daha artmaktadır. Ders yılı içinde, son ağabeyinin de Sarıkamış’ta şehit olduğu haberi gelir. Fakat hemen onun yerini doldurabilecek yaşta değildir.
   O ders yılı şöyle böyle geçer. Bu sefer tatili gene bir köyde, fakat bu kez Meriç kenarına yakın İbriktepe köyünde geçirir. Harmanda çalışır. 
   Israrlı başvurmaları ancak 1915 yazı sonuna kadar sonuç verir. Onu da askere almaya razı olurlar. Şube reisine, Kafkas cephesine gitmek istediğini, ağabeyinden kalan boş yeri dolduracağını söyler. 
   Öğretmen okulundan talimgaha hareket ederken, ordunun saflarına kabul ettiği en küçük yaşta subay adayının o olduğunu sanmakta ve bundan gurur duymaktadır. 18 yaşının içindedir..Fakat İstanbul’a varıp da talimgahı görünce, durumun hiç de öyle olmadığını görür. Burada belki de ondan da küçükleri vardır. Kendi kendine, “Demek ki ben dağarcığımı toplamakta hatta biraz da geç kalmışım” der… Gururlanmakta ne kadar da aceleci davranmıştır..


                         
 

Leave a reply:

Your email address will not be published.