37 ) BENİM SİNEMALARIM !.. (2. BÖLÜM)

   Benim için, ilk üç film sıralamasında yerini kaybetmeyecek filmlerden biri de 1957 yapımı siyah-beyaz bir Sidney Lumet filmi : “12 Angry Man”  (12 Öfkeli Adam).. Ama sinemada değil de televizyonda izlediğim bir film bu..
   Büyük şehrin küçük bir köşesinde işlenen bir cinayet. Öldürülen yarı yatalak bir yaşlı adam, zanlı ise genç bir zenci delikanlı. Çok sıcak bir yaz günü. Savcı iddianamesini okumuş, mahkemenin genç için tutmuş olduğu avukat ise doğru dürüst savunma bile yapamamış.. İşte durum böyleyken küçük bir jüri salonuna giriyor 12 “terli” beyaz adam !…Üstelik klima da çalışmıyor, bozuk !…
   Herkes, bir tanesi hariç (Henry Fonda), “şu zenciyi bir an önce mahkum ettirip de gidelim” havasındadır. Ama vicdanının sesine kulak veren o tek adam ; savcının iddianamesiyle ilgili kanıtların her birini birer birer çürütür.. Önce hepsi birlikte onun üzerine çullanırlar, çünkü o, orkestradaki hatalı çalan enstrümandır !.. Ama adam yılmaz ve uğraşına devam eder. Önce birisini, derken bir başkasını ikna eder… Onlara cinayeti oynar adeta orada, yaptığı canlandırmalarla. Savcının, “herkeste bulunmayacak türden” diyerek gösterdiği, suç delili sustalı çakının aynısını da cebinden çıkarıp gösterdiğinde olay orada kopar. Sonra ırkçılık konusu da hakim olur ortama, hala suçlu olduğunda inat edenlerin ırkçı olup olmadığı irdelenir, vicdanlar yeniden sorgulanır ve sonunda jüriden çıkan karar, “SUÇSUZ” olur !…
   Amerikalıların pek çok şeyini sevmem ama, konusu mahkemede geçen filmlerinin hastasıyım !.. O, bizim mahkemelerimizde hiç görülmeyen, savcı ve avukatın karşılıklı atışmaları, hakimin hakemlik rolünü oynaması, jüriye dönük rol kesmeler filan.. Hatta jürinin oluşturulması bile ayrı olaydır.. Gerek savcılık, gerek savunma makamı, işlerine yarayabilecek olan nitelikleri taşıyan kişileri seçmek için uğraşırlar da uğraşırlar..
 
   Çocukluğumdan anımsadığım fazla Mafia filmi yok; hatta hiç yok da diyebilirim. Ya o sıralar fazla ilgi yoktu, ya da aileler çocuklarını bu tür filmlere götürme konusunda daha titizdiler. Bu suç örgütüne ilk kez biraz olsun sempati duymama neden olan filmlerden biridir şimdi anlatacağım film…”GODFATHER” … En çok izlediğim ikinci film aynı zamanda .. Mario Puzo’nun aynı isimli romanını bile iki kere okudum. İlk olarak Alsancak’ta İzmir Sinemasında izledim bu filmi. Arkadaşlarımla buluşamadığım için ilk kez yalnız başıma seyrettiğim film olmuştu bu. Ama iyi ki de öyle olmuş !..
   Francıs Ford Coppola.. Benim için, yedinci sanatın Yaşar Kemal’idir o !.. Ağır, ağdalı, detaylara son derece önem veren ve çok zengin bir anlatım.. Bir de, bir kitabın sinemaya bu kadar güzel uyarlandığını görmemiştim o güne kadar..
   Muhteşem ve uzun bir düğün sahnesiyle açılıyordu film..Don Vıto Corleone’yi (Marlon Brando), Yahudi danışmanını (consıglıerı) (Robert Duvall), hızlı zampara ve gözü kara büyük oğlu Sonny’yi (James Caan), zevk peşinde koşan ve aralarında en zayıf karakterlisi olan ortanca oğul Freddie’ yi, ordudan daha terhis olmamış küçük oğul Michael’ı (Al Pacino) ve nişanlısı rolünde Dıana Keaton’u, evlenmekte olan kızı rolünde Talıa Shıre’ı hep bu sahnede izledik ilk olarak…
   En çarpıcı sahnelerden biri, Baba’nın manevi evladı olan bir şarkıcıya filminde rol vermek istemeyen çok ünlü bir Holywood yapımcısının, görkemli malikanesindeki devasa yatağında bir sabah uyandığında, bir servet değerinde olan yarış atı Hartum’un kesik başını hemen yanı başında kanlar içinde bulması sahnesiydi..
   Baba’nın sokakta vurulduğu sahne de çok etkileyiciydi ; küçük oğul Michael’ın bir İtalyan lokantasında, aileyi uyuşturucu işine girmeye ikna etmeye çalışan iki rakiplerini, ki biri bir polis şefiydi, öldürmesi sahnesi de öyle..
Ve son sahne ; Michael, kilisede kız kardeşinin çocuğunun vaftiz babalığını yaparken, orgdan yayılan müzik eşliğinde, dışarıda tam bir can pazarı yaşanıyordu.. Kız kardeşinin kocası da dahil, aileye tüm ihanet edenler, tüm düşman rakip ailelerin reisleri, kilit noktadaki adamları teker teker öldürülüyordu… Ve kapanış sahnesi, Michael’in Amerikalı bir öğretmen olan ve aslında şiddete hiç gelemeyen bir karakterdeki karısı, evlerinde, salonun önünde durmaktadır. Daha biraz önce kocası tarafından “iyi” bir vatandaş olduğuna, çete işleriyle filan ilgilenmeyeceğine dair teminat almıştır ama  kapanmakta olan salonun kapı aralığından kocasının elinin adamları   tarafından ‘yeni Baba’ olarak öpülüşünü görür…

   Sidney adlı iki yönetmeni de çok severim. Hem Lumet’i, hem Pollack’ı. Ama Sidney Pollack önce gelir..
   Sidney Pollack’ın  1965 yılında çevirdiği ilk filmi olan “The Slender Thread” (Seni Yaşatacağım) da siyah-beyaz filmlerden.. Siyah-beyaz filmlerin ayrı bir tadı olduğu konusunda hala iddialıyım bu arada !..
   İntiharları önlemek, yalnızlık ve kötümserlikten bunalmış insanların yardım isteyebileceği kliniklerden birisinde gönüllü olarak çalışan siyahi bir üniversite öğrencisi (Sidney Poitier), bir gece, intihar etmeye kararlı bir kadının (Anne Bancroft) telefonuyla karşılaşır.. Yerini bir türlü söyletemediği kadını oyalayarak, bir yandan yerinin saptanmasına uğraşır, bir yandan da onu kurtarmaya çalışır.. Bu da çok güzel bir filmdi..
   Yakın tarihli “Yalnız Kalpler Kulübü” filmini izlerken, bir sahnesinde, bu film gelmişti aklıma.. “Yalnızlık Allah’a mahsustur” sözü ne dereceye kadar doğru ? Bazı tipler de vardır ki yalnız yaşamak için doğmuştur adeta !…
 
   Sidney Pollack’ın bir diğer filmi, 1969 yılında çevirdiği, “They Shoot Horses, don’t they ? ” (Atları da vururlar, değil mi ?) filmi de beni çok sarsan filmlerden birisidir.1920’lerin sonu, 1930’ların başında ; “Büyük Bunalım” yıllarında, 1.500 dolarlık bir ikramiyeyi kazanabilmek için altı gün sürecek olan bir dans maratonuna katılanların anlatıldığı bir filmdi bu.. Jane Fonda ve Mıchael Sarrazınn genç ve yoksul bir çifti, Gıg Young ise yarışma sırasında elinde mikrofon yarışmacılara “gaz veren” tipi canlandırıyordu..
   Kapitalizmin acımasız çarkları içinde yalnız ve çaresiz insanoğlunun düşebileceği en alt düzeyin, ne olursa olsun hayatta kalma içgüdüsünün insanlık onuru denen şeyi ayaklar altına almasının iç burucu bir öyküsüydü..
   Çok fazla sahnesi aklımda kalmasa da, seyrederken içimin isyan duygusuyla dolduğunu hissetmiştim. Zaten bir filmin asıl başarısı da, seyredenlere bazı duyguları çok yoğun yaşatması değil midir ?
 
   Sidney Pollack’ın belki sinemasal yönden çok önemli olmayan, ama gerilimin temposunu hiç düşürmediği ve sıkı mesajlar verdiği bir filmi de “3 Days of Condor” (Akbabanın 3 günü) idi.. Filmde Robert Redford, Turner adında ve kod adı “Akbaba” olan bir CIA görevlisi rolündeydi. Kentin sakin ama merkezi bir semtinde, fazla dikkat çekmeyen bir binada çalışan bu “Şirket” birimi ; tüm dünyada yayımlanan kitap, gazete ve dergileri okuyarak, gerek dünyadaki ülkelerde olup bitenleri izlemekte, gerekse CIA için yeni düşünceler bulmak amacıyla çalışmaktadır.. Bir gün öğle yemeği için dışarıya çıkan Turner, geri döndüğünde tüm büro elemanlarını öldürülmüş olarak bulur.. Korku içinde hemen şefine haber verir ve kısa zamanda kendisinin de hedef durumuna geldiğini dehşetle farkeder. “Akbaba” avı başlamıştır artık !.. Tesadüfler onu bir gazeteci kadınla (Faye Dunaway) karşılaştırır. Onun evinde kalmaya başlar ve bir yandan da örgüt içindeki bir başka örgütün varlığını da keşfeder !.. Aynı zamanda da CIA’in devlet çapındaki korkunç boyutlarını ve gücünü de…
   Filmin unutamadığım son sahnesinde, CIA üst kademesinden Binbaşı Higgins (Cliff Robertson) ile Turner New York Times gazetesinin binası önünde konuşmaktadırlar. Hıggıns, “Amerikan halkı bizim yaptıklarımızı istemiyor mu sanıyorsun ? Hele bir petrol krizi patlak versin, arabalarına koyacak benzin bulamasınlar, kuyruklar başlasın, o zaman görürsün !” diyerek sanki sorumluluğu örgütün sırtından alıp topluma mal etmek ister.. Turner, belgeleri gazeteye vereceğini söylediğinde, “basacaklarına emin misin ?” sorusu ise yanıtsız ve havada kalır !.. Basının dördüncü güç olduğu ABD’de bile “devlet çıkarları” bahanesi ardında bu gücün gereğince çalıştırılamayabileceğini (üç kez okudum doğru mu diye ! ) ima eder…
 
   Benim gibi çok okuyanların irkilerek ve korkuyla izlediği bir film var. Umut ediyorum ki ; günümüzde kitap yasaklayan, mizah dergisini poşete koymaya kalkan zihniyet, sonunda bu filmde yapılanları da yapmaz !..
   Ray Bradbury’nin ünlü romanından 1966 Françoıs Truffaut uyarlaması “Fahrenheıt 451” den bahsediyorum tabii ki, yani kağıdın yanma derecesi.. Unutamadığım filmlerden bir başkası.. Kitapların sakıncalı bulunup yakılmaya başladığı, itfaiye araçlarının yangın söndürmeye değil, yangın çıkarmaya gittikleri ve benim gibi bir kitap okuma hastası için kabus sayılabilecek bir gelecekten bahsediyordu bu film !.. Unutulmayan sahnesi ise, son bölümdür. Kentin epey dışında bir ormanlık alanda, beyazlar giyinmiş kadınlı, erkekli ve çocuklardan oluşmuş bir topluluk ağaçlar arasında, bir yandan aşağı yukarı yürürlerken, bir yandan da ezberledikleri kitapları unutmamak için içlerinden tekrar ediyorlardı. Yaşlı bir “Karamazov Kardeşler” di mesela, genç bir kadın “Sefiller” !.. Canlılardan oluşan ve ezberledikleri bu kitapları sonraki kuşaklara aktarmak için bir tarikat gibi bir araya gelmiş bir canlı kütüphane.. Her koşulda çareler tükenmiyor demek ki !…
  
   Bugünlük de bu kadar yeter !.. Daha sizlerle paylaşmak istediğim birkaç film daha var ama sizleri de fazla sıkmak istemiyorum !.. İlgilendiğinizi görürsem devam ederim.. Saygılarım ve sevgilerimle…

Leave a reply:

Your email address will not be published.