368 ) SEVMEYENLERİ İÇİN BİR NAZIM YAZISI !..

     

   Nedense bazı insanlar üzerinde çok tartışılır, hatta bu tartışmalar ölümlerinden sonra da yıllarca sürüp gider. Türkiye’de bu isimlerin başına Nazım Hikmet’i yerleştirmek herhalde pek yanlış olmaz. Çünkü Nazım yaşadığı dönemde de öldükten sonra da çok tartışıldı ; sevenler onu çok sevdi, nefret edenler ise aleyhinde kampanyalar yürüttü, sövgü ve iftira dolu yayınlar yaptı. 
   Acaba neden ?..
   Niye Nazım’ın hala bu kadar çok seveni ve sevmeyeni var ?..
   Eğer üstünkörü önyargılarla hareket etmeyi bırakır da biraz düşünmek zahmetine girersek, karşımıza şöyle sorular çıkar : 
   O dönemlerdeki tek solcu şair Nazım değildir ki ! Birçok yazar ve şair, komünizm suçlamasıyla hapse atılmıştı. Onların hiçbiri Nazım kadar tartışılmadı. 
   Türk sağı Nazım’ı her zaman hedef tahtasına koydu, akıl almaz hakaretler ve iftiralar türetti ama bu sadece sağ ile sınırlı kalmadı. Birçok solcu isim de Nazım’a karşı hakaret dolu yayınlar yaptı, aleyhine kitaplar yayımladı, ağza alınmaz suçlamalarda bulundu.
     Bir şairin, Türkiye’de “komünizm taraftarı”, Moskova’da ise “komünizm eleştirmeni” olarak baskı altına alınması, zulüm görmesi bir çelişki değil mi ?
   Hem Türk hükumetlerinin hem de Stalin rejiminin şairi ezmeye çalışması bir rastlantı mı yoksa baskıcı rejimlerin bağımsız vicdanlara karşı duyduğu derin nefretin belirtisi mi ?
   Nazım’ın “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu ?” adlı oyunu SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi Kültür Bölümü’nün 27 Mayıs 1957 tarihli kararıyla yasaklanır. Karara gerekçe olarak, “yönetici olmanın kişiyi bozduğu şeklinde ahlaksız bir fikrin işlendiği”, bunun yanı sıra, “oyunun gösteriminin izleyenlerin eğitimine ciddi bir darbe vuracağı” saptamaları yapılmıştır. 
   Bu eleştirilerden sonra Nazım’ın sürekli izlendiği, hatta öldürülmek istendiği birçok belgeyle ortaya çıkmış durumda. (Literaturnaya Gazeta, 16 Şubat 1994 tarihli sayısında, SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi arşivlerinin bilinmeyen dokümanını yayımladı.) 
   Ölene kadar sosyalizmin insanlığı kurtaracağı inancını bir an bile yitirmeyen şair, Stalin rejiminin devrime verdiği zararı yüksek sesle dile getirmekten çekinmiyordu.
   Hayatı boyunca birçok iftiraya uğrayan Nazım için çıkarılan iftiralardan biri de “Beni Stalin yarattı !” dediği.. Bu, büyük bir yalan. Stalin onu yaratmadı, tam tersine öldürmek istedi…

   Kurtuluş Savaşı’nın en güzel destanını yazmış olan Nazım, bu kadar çile çekmeyebilir, çok güzel, rahat ve zengin bir hayat sürebilirdi. Çünkü aristokrat bir aileden geliyordu, yakışıklı ve kültürlüydü, iki yabancı dil biliyordu ve genç yaşında Mustafa Kemal Paşa ile tanışmıştı. Cumhuriyet’i kuran kadrolar arasında çok akrabası, eşi dostu vardı. Atatürk’ün Selanikli bir hemşehrisi olarak, zaten yetişmiş insan kıtlığı çekilen bir devrin en önemli yöneticilerinden biri olabilirdi. Çankaya’daki sofralara katılabilir, geniş kültürü ile göz doldurabilir, bakan olabilir ve hayatını yalılarda, köşklerde geçirebilirdi. Bugün birçok meydana ve caddeye adı verilmiş, heykelleri dikilmiş olurdu..
   Böyle bir insan, politik sistemin çarkları arasında nasıl ezilip parçalandı ?. Bunun bir tek nedeni vardı : İnsan kardeşliğine, eşitliğe ve emeğin en yüce değer olduğuna inanması. Bu idealin Sovyetler Birliği’nde yeşereceğine dair umutları.. Nazım’ı bu fikre inanan diğer dünya aydınlarından ayıran şey, onun bu umudu Türkiye gibi sert ve acımasız bir ülkede yeşertmeye çalışması olmuştu. Dönemin güçlü adamları olan Şükrü Kaya, Mareşal Fevzi Çakmak gibi korkunç düşmanlar edinmişti..
   Ama düşmanlık ne yazık ki bu kişilerle sınırlı değildi. Nazım’ın parlak kişiliği, birdenbire herkesin önüne geçen şöhreti, kitaplarının kapışılması, şiirlerinin ezbere okunması, konuşma yaptığı salonlara gençlerin akın akın gitmesi gibi göstergeler onu kısa sürede her kesimin gözünde istenmeyen adam durumuna getirdi. O, sadece sağ kesimden değil, sol kesimden de bazı yazarların ve aydınların hedefindeydi. Başına gelecek olan bir felakete sevinecek çok insan vardı.
   Türkiye Komünist Partisi de ondan hoşlanmıyordu. Çünkü çok tanınmıştı, halk üzerinde gücü çok büyüktü ve deli dolu sanatçı yüreği, parti disiplini ile onu zapturapt altına almak isteyen liderlere uygun gelmiyordu.
   Kimseyi aldatmıyordu, olduğundan farklı bir kişiliğe bürünmeye çalışmıyordu. Bu kişilik özelliği sürekli olarak başını derde soktu. Çünkü bu ülke için çok önemli bir eksikliği (!) vardı : Sinsi ve kurnaz değildi. Zaten zeki insanlar kurnaz olmaz, kurnazlar da zeki. Bu iki kavram arasında kesin bir zıtlık vardır. Zeki insanların hem küçük hesaplara akılları ermez, hem de insanlıkla ilgili yüksek düşünceleri bu derece alçalmayı kavrayamaz..
   Zeka, rüyaları olan büyük insanlara, kurnazlık ise “köşeyi dönmeye çalışan” küçük insanlara özgüdür..
   Nazım küçük bir insan değildi. Bu yüzden, sistemlerin çarklarında dişli olamıyordu..
   Nazım Hikmet, doğru bildiği yoldan ayrılmadan, sosyalizme, emeğe ve işçi sınıfına inancını yitirmeden yaşadı, düşüncelerine ihanet etmeden bir devrimci olarak öldü.
   Ne var ki, siyasetin kaynayan kazanlarına atıldığı ve bir simge olarak tartışıldığı için, ona asıl büyüklüğü sağlayan şiiri üzerinde pek durulmadı. Basın, siyaset kitleler açısından Nazım “siyasi tartışmaların şairi” olagelmiştir. Kimileri onun heyecanlı ve kırılgan yüreğinden ideolojik bir önder yaratmaya, kimileri onu şeytanlaştırmaya çalışmıştır. 
   Oysa o, her şeyden önce bir şairdir. Hem de 20. yüzyılın en büyük şairlerinden biri..
   Bu gerçek, onun dizelerinde vurucu bir ifadeye kavuşur :

Ben bir insan
Türk şairi Nazım Hikmet ben
Tepeden tırnağa iman
Hasret ve ümitten ibaret ben..

   Zülfü Livaneli, “Edebiyat Mutluluktur”  adlı kitabında şöyle diyor :

Son dönemlerdeki ideolojik kamplaşmada, “tepeden tırnağa iman” dizesinin “tepeden tırnağa insan” olarak değiştirildiğini görüyor ve üzülüyorum. Çünkü ilk dizede zaten “insan” deniliyor. Nazım ustalığında bir şair üçüncü dizede bunu tekrar etme acemiliğine düşer mi ? Hem “iman” sözünden korkmanın ne anlamı var ? Bir ara da onun Sovyetleri eleştiren “Anlamayı öğreniyorum, inanmayı yitirmenin pahasına” dizesini sansürlemişlerdi. Bütün bunlar, şaire yapılan büyük bir haksızlık.. Dedim ya, “Nazım’ın ideolojisi”, “Nazım’ın kadınları”, “Nazım yıkanır mıydı ?”, “Nazım Komünist Partisine ihanet etti mi ?” gibi milyonlarca dedikodu satırı içinde, büyük şairin dizeleri bile unutturulmak istendi ama öyle sağlam, öyle değerli yapıtlar vermişti ki çoğu şiiri, Pir Sultan gibi, Karacaoğlan gibi halkın ezberine girdi..
   Nazım’ın şiirindeki bu kudret, bugün bile genç kuşakları etkileyen söyleyiş biçimi, en başta özel yeteneğinden kaynaklanıyordu kuşkusuz. Kelimenin tam anlamıyla büyük şair oluşundan geliyordu…
   Rus edebiyatı nasıl Gogol’un “Palto”sundan çıktıysa, yeni Türk sanatı da Nazım’ın güçlü nefesinde hayat buldu…


     
   
     

Leave a reply:

Your email address will not be published.