367 ) BALTA VE BALTACILAR ÜZERİNE !..

  

   Çocukluğumdan kalan ilk balta anısı, herhalde hemen her yaşıtım gibi, bir çocuk şarkısının sözleri idi : 

“Baltalar elimizde, 
 uzun ip belimizde 
 Biz gideriz ormana
 hey ormana..”

  O yıllarda her taraf hala orman tabii.. Bu şarkıyı söyleye söyleye, o güzelim yeşillikleri tükettik.. 
  Balta ile ilgili çocukluğumdan kalan diğer anılar arasında ; tarihi yabancı filmlerdeki siyah kukuletalı cellatlar ve baltayla kestikleri kafalar var.. 

      

  Bir de ünlü “Baltacı Mehmed ile Katerina” olayı var tabii !.. Ders kitapları olsun, hamasi tarihi romanlarda olsun iyice sulandırılan bu öykü, çocukluk ve gençliğimin Türklük gururuydu !.. Osmanlı ordusu Rusları dize getirmiş, bataklık önünde kıstırmış, “ha” dese oracıkta boğacak onları.. Ama heyhat, Çariçe Katerina, sen gel bir gece Baltacı’nın çadırına !.. Sonrası kişisel hayal gücüne dayanan, bağımsız senaryolar !..
   Halbuki bilemezdik ki o yaşımızda ; Çorum/Osmancıklı Sadrazamın o tarihte 82 yaşında, bir ayağı çukurda bir ihtiyarcık olduğunu !.. Örneğin Murat Sertoğlu kitabının kapağındaki Baltacı epey genç görünümlü biriydi !.. 
   Yine bilemezdik ki, sadrazam da olsa, böyle bir antlaşmaya tek başına karar veremez.. Asker, diplomat ve vezirlerden oluşan bir Harp Divanı alır bu kararı..
   
  

   Gerald MacLean adlı bir İngiliz yazarın, “Doğu’ya Bakış” adlı kitabında ,ilginç bir bölüm okudum : Muhtemelen, Doğu Akdeniz bölgesinde göçmen misafir işçi olarak çalışmış olan ilk İngilizler, 12. yüzyıldan itibaren Konstantinopolis’teki Bizans sarayında düzenli olarak görev yapmaya başlayan baltalı muhafızlardı.
Bu muhafızlar hakkında Richard Hakluyd şunları yazmış :
“Nicetas Choinata tarafından Inglini Bipenniferi, Curopolata tarafından ise Barangi olarak adlandırılmış, baltaları omuzda daima imparatora eşlik eden, İmparator halka nutuk çektikten sonra geri dönerken kendini halka gösterdiğinde baltalarını havaya kaldırıp çarpıştırarak dehşet verici bir gürültü çıkaran bu İngiliz baltalı muhafızların imparatorların muhafızlığı görevini bırakmasından çok sonra bile muhafızlar İmparatora, İngilizce dilinde uzun ömürler dilemişlerdir..”    

   Osmanlılarda ise “Teberdaran/Baltacı” denilen, devşirmelerin iri yarı ve güçlü olanlarından seçilmiş, İkinci Murad döneminde kurulmuş bir yeniçeri teşkilatı vardı.  Nakliye ve istihkam işlerinde çalışırlardı. Fatih Sultan Mehmed döneminde, saray muhafazasına alındılar. 
  1675 yılında, bulundukları Galata ve İbrahimpaşa Saraylarındaki teşkilatları bozulduktan sonra, “Teberderan-ı Hassa/ Zülüflü Baltacılar” ve “Eski Saray Baltacıları” olarak yeniden örgütlendiler. 
   Zülüflü Baltacılar, Topkapı Sarayı’nın Orta Kapı dahilindeki koğuşlarda yatarlardı. Ayda bir kere Harem Dairesine odun taşırlardı ; bu görevi yerine getirirken “sağı solu” görmesinler diye, yüksek yakalı gömlek giyer ve iki tarafta “zülüf” uzatırlardı.. 
   Diğer görevleri ise ; bayram ve cüluslarda padişahın tahtını Babüssade’nin önüne getirmek ve arkasında nöbet tutmak, padişah haremiyle beraber sayfiyeye giderken eşyasını taşımak, her yıl Sultanahmed Camii’nde okunan geleneksel mevlid sırasında orada bulunanlara şerbet, gülsuyu ve buhur dağıtmaktı. Savaş sırasında da otuz zülüflü baltacı Sancak-ı Şerif altında Kur’an-ı Kerim okurdu. Ayrıca, padişah, şehzade, sultan ve saray kadınlarının cenazelerini de onlar taşırlardı..

    

   Bana tarihi sevdiren yazarlardan biri olan Reşat Ekrem Koçu, “Yeniçeriler” adlı kitabında ilginç bir yeniçeri adetinden bahseder.. Son yeniçerilerin zorbalık dönemlerindendir bu adet. 
  “Balta”, son yeniçeriler argosunda, “Bir mal veya bir şahıs üstünde sahip çıkma hakkını beyan eden belge, nişan” demekti. Zorba hangi yeniçeri ortasına mensup ise herhangi bir yere takacağı, asacağı veya herhangi bir kimseye vereceği baltanın üzerinde o ortanın alameti farikası bulunurdu. 
  Müslim veya gayrimüslim, zengin ya da orta halli bir kimse İstanbul içinde bir bina yaptıracak oldu mu, yapılan ister bir evceğiz, isterse bir konak, ya da han olsun, o semti bıçağı altından geçirmiş zorbaya haraç vermeden yapıya asla devam edemezdi. Zorba adamını gönderir, yapının herhangi bir yerine bir çivi çaktırır ve o çiviye de sapında ortasının alameti farikası bulunan bir balta astırırdı. O baltayı gören usta, kalfa, amele işten derhal el çekerdi. Eğer çekmezse zorbanın yeniçeri çetesi gelir, hepsini tepeler, daha daha ayak direyecek olsalar öldürürlerdi. Bir yapıya bir kere balta asıldı mı, inşaatın devamı için haracın hemen verilmesi gerekirdi. Engel haraçla da kalmaz, işi zorba üzerine alır, dilediği yevmiyeyle adam çalıştırır, kereste ve sair inşaat malzemesini dilediği yerden dilediği fiyata o satın alır, faraza 100 altına mal olacak bir bina bu şekilde 300 altına mal olurdu..
  İçindeki mal ne olursa olsun, limana giren bir tüccar gemisi ister açıkta demirlesin, isterse sahile palamar atıp bağlasın, karşısında hemen bir yeniçeri zorbası belirir, geminin en uygun yerine, genellikle burundaki mahmuza, baltasını asardı. Gemilere asılan zorba baltası, üstünde ortasının alameti farikası resmedilmiş tahta bir levhadan ibaretti. Bu “balta asma” olayından sonra artık ne kaptan, ne de malın sahibi tüccar ağız açamazlardı. Malı zorba indirir, götürür, satar, birinin eline gemi navlunu, öbürünün eline de sermaye ve kar diye ne verirse razı olurlardı. 
  Azılı zorbalar daimi rekabet halindeydiler, birinin astığı baltanın başkası tarafından indirilmesi, hiç kimse tarafından önlenemez büyük ve kanlı bir kavgaya, adeta iki çete arasında bir şehir savaşına sebep olurdu. Bu kanlı kavgada pek çok ölü vererek taraflardan biri tasfiye edilirdi ki, buna da yeniçeri ağzında “Bıçak altından geçirme” denilirdi. Zorbalar ile çeteleri arasında belli dövüş yeri, bu İstanbul gladyatörlerinin arenası, Galata Kulesinin büyük hendeğinin içiydi. Dövüşlerde hendek etrafına binlerce seyirci toplanırmış..

   Daha fazla uzatırsam “baltayı taşa vuracağım” !.. 




Leave a reply:

Your email address will not be published.