361 ) ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE ORDUNUN DURUMU…

      

   İkinci Sultan Mahmud’un Yeniçeri Ocağını 1826’da kaldırmasından sonra karşılaşılan en önemli mesele, yeni bir ordunun oluşturulmasıydı. Avrupa ordularının silah ve örgüt niteliklerine uymalıydı. Çünkü kurulacak ordu sonunda, Rusya ve Avrupa komşu devletleriyle karşılaşacaktı.
   Zaten daha Birinci Abdülhamid 1782’de orduya el atmak istemişti. Fakat bütün bize benzer Doğu ülkelerinde olduğu gibi, yobaz softalarla cahil vezirler, işi daha baştan önlemişlerdi. “İslam askeri, düzen denilen şiddetle kullanılmaz. Gavurlar düzenli ordu askerlerini piçhanelerde yetiştirirler, biz piç asker istemeyiz !..”
   Bu nedenle İkinci Mahmud, yeni bir ordu yaratmak işine girerken, ciddi meseleler karşısındaydı. Softalar ve yeniçeri artıkları kızgındılar ama yılmadı. Bu yüzden, yeniçerileri temizledikten sonra daha geniş davrandı. Çünkü devletin artık fiilen ordusu yoktu. Onun meydana getirmeye giriştiği “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” önceleri 12.000 kişi olarak ele alınmıştı. Fakat softa ve yobaz, gene önüne çıkmak istedi. Saçlı Şeyh denilen bir serseri, Köprü’den geçerken padişahın önüne çıkarak, ona : “Gavur padişah !.” diye haykırabildi. Yeni asker örgütü kurduğu için ağzına geleni söyledi. Ama Sultan Mahmud yolundan dönmedi..
   Bir Harp Okulu kurulması için 1831’de girişime geçildi. Önce Selimiye’de bir “Sübyan” çocuklar sınıfı meydana getirildi. 1834’de Maçka Kışlası’nda iş genişletildi. 1831-1845 arasında ise, Harp Okulu artık şekillenmişti. 1860’da Erkanıharpler (Kurmaylar) sınıfı meydana geldi. Fakat, eldeki programlara bakılırsa, ilk Harp Okulu hala medrese sistemi içindeydi. Bundan başka, askeri okullara alınacak öğrenciler de, önceden ve daha alt kademede bir askeri hazırlık sınıfından geçirilmiyordu. Bütün bu askeri eğitim müesseseleri, ordunun okullu subay gereksinimini karşılamaktan elbette ki çok uzaktı. Onun için orduda subaylar, orduya gelen erlerin, orduda devamlı kalmaları suretiyle subay sınıfına geçerek terfi ediyorlar, generalliğe, mareşalliğe kadar yükseliyorlardı. Bu Alaylı Subaylar sistemi, bizde 1908 İhtilalinden sonraya kadar devam etti..

    

   Ordu düzeni, önce Abdülmecid, sonra da Sultan Aziz zamanında oldukça güçlenmiş bulunuyordu. Bilhassa Abdülaziz zamanında belirli şeklini alan ordular örgütü epey ayrıntılıydı. Abdülhamid, Sultan Aziz devrinden işte bu ordu örgütünü devraldı..    
    Fakat Abdülhamid zamanında haksızlıklar önce askerin toplanmasından başlıyordu. İstanbul’dan hiç asker alınmazdı. Oğlunu İstanbul doğumlu kaydettirenlerin çocukları da asker olmazdı. Hristiyanlar da asker vermiyorlardı. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra ve ta ölünceye kadar, Selanik’te ve Beylerbeyi Sarayı’nda doktorluğunu yapan Atıf Hüseyin Bey, günü gününe denilebilecek şekilde tuttuğu notlarda, eski padişahın bir gün kendisine, saltanatı zamanında, Rumlardan asker almayı düşündüğünü anlattığından bahseder. Abdülhamid, gerçi bir sondaj olmak üzere Rum Patriğini çağırmış, onunla konuşmuştur. Ama Patrik, bu düşünceyi uygun bulmaz. Hatta Rumlardan asker alınacaksa, onların Müslümanlarla karıştırılmadan ve bağımsız taburlar, alaylar halinde silahlandırılmasını ister. Ve tabii ki Abdülhamid de bu girişimden vazgeçer..
   Sonra zengin ve ağa çocukları da askere alınmıyordu. Çünkü orduda “Bedel-i Nakdi” usulü vardı. Parası olan, oğlunu askere göndermez ve bunun yerine, 20 lira kadar bir para öderdi. Bu parayı ödeyen, asker olmazdı. Bundan başka, bir zengin oğlunun yerine, diğer birinin askere gönderilmesi de mümkündü. Örneğin fakir ve kimsesiz biri, bu işi üstüne alabilirdi. Bütün bunlardan başka da, “Muinsizlik” denilen usul, gene ağaların, beylerin oğullarını askerden kurtarırdı. Muinsizlik, geride bıraktığına bakacak kimsesi olmayan fakat askerliği gelenin, askere alınmaması ve evine bırakılması demekti. Bu da, hele köy ağaları için, oğullarını askerden kurtarmak yolunda kullanılırdı. Askerliği gelince, köyün kimsesiz bir kızı ile nikahları kıyılan delikanlı, muinsiz sayılarak askerlikten kurtulurdu. Yemen, Hicaz, Irak, Trablusgarp, Arnavutluk, Kürt bölgeleri, zaten asker vermezlerdi. Abdülhamid devrinde Osmanlı ordusunun saflarını İstanbullu, Hristiyan, Arap, Arnavut, Kürt veya ağa, bey, eşraf çocuğu olmayan kimseler doldururdu.

   Serasker Rıza Paşa, 1908’den sonra, en çok aleyhinde bulunulanlardan birisidir. Nezareti sırasında büyük bir servet sahibi olduğu doğrudur. Örneğin İstanbul’un Anadolu yakasında, saray büyüklüğünde köşkleri, konakları vardı. Bunları bir yana bırakıp, onun “Hulasa-i Hatırat” adlı kitabından bir bölüme göz atalım…
   Rıza Paşa nazır olduğu gün, masasına getirilen ilk muamele, ordunun buğdayı olmadığıdır !. Bunun üzerine hemen nezaretin kasa mevcudunu öğrenmek ister. Aldığı yanıt şöyledir :
“Nezaretin, yani Nizam (kara) ordusunun kasasında,ancak 264 kuruş vardır !”
Rıza Paşa, hatıralarında Osmanlı Ordusu için şunları yazar :
“Giyim için gerekli olan milyonlarca arşın çuha, yabancı ülkelerden getiriliyordu. Ayakkabı ve koşumlar için milyonlarca okka deri, dışarıdan getiriliyordu. Fes, dışarıdan getiriliyordu. Buğday, hatta arpa Romanya’dan, Rusya’dan alınıyordu. Askerin yağı, dışarıdan geliyordu. Maaşlar son derece düzensizdi. Yılda ancak 5-6 aylık çıkıyordu !.. Devletin ordu mevcudu 195.000 kişiydi. Ama Harbiye Okulu yılda, ancak 100 subay yetiştiriyordu. Askeri binalar eksik, depolar harap, boş, subayların hali perişan, erler ise sefil ve elden ayaktan sergerdan (aylak) düşmüş haldeydiler..
Maliye, toptan bir şey vermek şöyle dursun, haftalık ödeneği bile veremiyordu.”

  Abdülhamid’in emrinde 17 yıl Harbiye Nazırlığı yapmış olan Rıza Paşa’nın ilk uğraştığı iş, dışarıdan alınan giyim malzemesinin ve yiyecek maddelerinin, içeriden teminine çalışmaktır. Defterdar’da Feshane, yünlü fabrikası ve benzeri birkaç tesis, oldukça düzenlidir. Beykoz’da deri fabrikası geliştirilir. Rıza Paşa, buğday ve arpayı Anadolu’dan getirtmeye gayret eder. Ama Rusya Sefareti Baş Tercümanı Maksimof, Rıza Paşa’ya bu önlemlerden şikayetlerini de esirgemez. Çünkü yağ, hububat ve bir kısım deri, hep Rusya’dan alınmaktadır !..

   Osman Nuri Ergin ve Ahmet Refik Altınay tarafından kaleme alınan, “Abdülhamid’in Hayat-ı Siyasiye ve Hususiyeti”  adlı eserinden, yine ibretlik bir bölüm :
“Maaş, üç ayda ve bazen daha uzun bir sürede veriliyordu. İnsanlar, kahır ve yokluk içinde perişan oluyordu. Bu sırada hafiyeler, casuslar, maaşlarını düzenli olarak alıyorlardı. Memurlar bütün maaşlarını, bu ilgili dairelerin yüksek memurları ve emekli sandığı nazırı ile ortak, bazı sarraflara, vurgunculara kırdırıyorlardı. 
Deniz subaylarının maaşı % 10’a, kara ordusunun maaşları ise, % 25’e kırdırılıyordu. Sarraflar, görev ve alın teri hakları olan bu paraların dörtte birini subaylara verdikten sonra, geriye kalanını ilgili kimselerle paylaşıyorlardı. Sonra bu çalınan paralar Erenköy’de, Boğaziçi’nde köşklere, yalılara sarf olunuyordu. 
Yemen’de,Makedonya’da eşkıya takibi peşinde şehit düşenlerin aileleri, çoluk çocukları, emekli sandıkları önünde günlerce mahzun dolaştıkları halde, hakları olan parayı alamadan evlerine dönerler, aç karnına sürünürlerdi. Halbuki Saray’dan veya sözü geçen bir paşadan elinde tavsiye ile gelenler, birkaç maaşlarını birden alarak, bu dairelerden güler yüzle çıkar giderlerdi…”

   Askerler, memurlar ve maaşa asıl hak kazananlar, bu haklarını doğru dürüst alamazken, maaşlarını sadaka gibi bekler yahut dilenirlerken, padişahın ödeneği (Tahsisat-ı Seniye), hem de kabul edilenin de üstünde olarak, her haftanın başında, düzenli olarak ödenirdi.. Sarayın haftalığı 17.250 altındı. Said Paşa hatıralarında, bu haftalığın, her hafta sonunda düzenli ödendiğini belirtir. Bu ifadeye göre, 52 hafta üzerinden, bir yıl içinde Sultan’a ödenen para 897.000 altına varır. Halbuki bu iş için bütçeden ayrılan tahsisat, 577.400 liradır !.. 
   Padişah’ın maaşı, devlet bütçesi gelirinin yirmi- yirmi beşte birini tutar. Bu ödeneğe, kendisine ait çiftlikler ve diğer her çeşit gelirleri dahil değildir. 

   1897’de Osmanlı Devleti, küçük Yunan devletine savaş ilan ettiği zaman da, ordu gene aynı haller içindeydi. Bir ay kadar süren ve sonunda Osmanlı’nın galip çıktığı bu savaşın kısa devresinde de muharebe, saraydan idare edildi. O kısa devrede bile, bilhassa Yanya cephesinde gelişen durumlar, sarayda büyük bir telaş yarattı. Savaşı saraydan yönetmeye memur edilen son seraskerin hatıralarında, yaşanılan bu buhranlar etraflıca anlatılır. 
   Kaldı ki savaşın sonunda Türkiye Yunanistan’dan değil, Yunanistan Türkiye’den toprak kazandı !.. Bu sonuç, Abdülhamid döneminde kazanılan tek muharebenin garip bir sonucu oldu…

Leave a reply:

Your email address will not be published.