357 ) SON PADİŞAHIN TAHTTAKİ İLK GÜNLERİ !..

    

   Sultan Vahdeddin’in tahta çıkışının daha ilk günleri olaylar arka arkaya geliyordu. Yeni padişahın mizacı ve neler yapmak istediğini ortaya koyacak fırsatlar çıkıyordu. Bir defa Vahdeddin, ağabeyi Sultan Reşad gibi değildi. Her önüne gelen maruzatı, yapılan teklifi iyice düşünüp danışmadan, hatta ince eleyip sık dokumadan imzalayacak, “evet” diyecek bir padişah olamazdı. Zaten yıllardır kendisini hazırlamıştı bu göreve.. Ve büyük ağabeyi Sultan Abdülhamid Han’ı örnek almıştı. Hafif kamburu, kemerli burnu ile ona az çok benziyordu da.
   O günler Vefa semtinde, Zeyrek’te büyük bir yangın oldu. Binlerce eski ahşap ev yanmaya başladı mı çıra gibi tutuşurdu. Kısa süre içinde birçok mahalle kül haline geldi. İmkanları pek ilkel olan itfaiye örgütünün böyle felaketleri önleyebilecek durumu yoktu. Sadrazam Talat Paşa, yangın yerine gidip hemen döndüğünü, söndürmek için ise gerekli önlemlerin alındığını telefonla saraya haber verince padişahın iradesi şöyle oldu : “Talat Paşa tekrar yangın yerine gitmelidir ! Kendileri bizzat orada bulunurlarsa ancak müsterih olabilirim.”
   Vahdeddin bu arada, kendisinin de özellikle askeri üniforma ile orada olmasının halk üzerinde iyi etki yapacağını düşünerek bir araba hazırlanmasını istedi. Saraya ait yeni yeni kullanılmaya başlanan otomobiller vardı, ama Vahdeddin şehiriçi gezilerinde ve ziyaretlerinde atlı saltanat arabasını tercih ediyordu..
   Az sonra araba hazırlanmıştı… Durum, sadrazama ve emniyet müdürüne bildirildi. Padişah,askeri üniforma giymesinin uzun zaman alacağını düşünerek, sivil elbiseleriyle tam arabaya binerken bir yardımcısı : “Efendimiz, yangın söndürülmek üzere, zahmet buyurmasanız..” dedi. Vahideddin manalı manalı güldü : “Daha iyi ya ; tam vaktinde yetişiyoruz !..”
   İstanbul’da halk arasında eski bir inanç, bir gelenek vardı.. Herhangi bir yangına eğer padişah giderse, alevlerin kısa sürede söneceğine inanılırdı. Aslında bu inanç ve geleneğin dayanağı, padişahın orada olduğunu gören görevlilerin yangını söndürmek için canla başla çalışmalarıydı. Ayrıca padişah memnun kalırsa ihsanlarda bulunabilirdi.
   Sultan Vahdeddin’in atlı arabası Dolmabahçe’den Zeyrek’e doğru giderken, önceden haberdar edilmesine, yolların iki başına polislerin yerleştirilmesine rağmen, sokaktaki insanlar padişahı ne tanıyor, ne selamlıyor, ne de alkışlıyordu. Anlaşılan, otomobil dururken, padişahın atlı arabaya bineceğini düşünemiyordu İstanbul halkı.
   Yangın, müttefik askerlerinin ve özel yangın ekibinin gayretiyle söndürüldükten sonra padişah çalışanlara birer altın lira bahşiş verdirdi, yersiz yurtsuz kalanlar için de 2.000 altın lira bağışta bulundu.
   Vahdeddin’in yangın yerine gittiğini ve yangının söndüğünü duyan halk bu sefer dönüş yollarını hıncahınç doldurmuştu.. “Padişahım çok yaşa !” sesleri, alkışlar, dualar yeri göğü inletiyordu.
   Ertesi gün İstanbul gazeteleri, padişahın halkın içine karıştığını, halkla el ele olduğunu öve öve yazıyorlardı.
   Acaba çökmek üzere olan, üzerinde kara bulutlar dolaşan koca imparatorluğun kaderi değişiyor muydu ?
   Bu olaydan sonra halk arasında kulaktan kulağa Vahdeddin’in zaman zaman kıyafet değiştirerek çarşıyı pazarı dolaştığı ve hatta resmi daireleri teftiş ettiği halkın işini görmeyenleri işinden attığı, kahvelerde halkla sohbet ettiği söylentileri ballandıra ballandıra anlatılıyordu.. Hatta, İstanbul’da görevli yabancı sefirler bile bu konu üzerinde duruyor, yeni padişahın çok çalışkan, zeki ve hareketli olduğu konusunda birleşiyorlardı. 
   Bunlar kendisine anlatıldığında sadece gülmüştü Osmanlı padişahı, o kadar..

    Ramazan Bayramı henüz başlamıştı ki,23 Temmuz 1918 günü, İstanbul semalarında ilk kez düşman uçaklarının homurtuları duyuldu.. Halk büyük bir paniğe kapıldı.. İlk gelen altı uçaklık filo, hiç bomba atamadan, aşağıdan savunma topu atışıyla kaçırıldı.. Dört gün sonra düşman gece yarısı hücuma girişti ve atılan bombalar yine hedeflerine ulaşamadı. Ama artık halkın huzuru iyice kaçmıştı. Herkes bu yenilginin sonu nereye varacak diye kara kara düşünüyordu..
   Aradan bir ay geçmeden yine bir gece yarısı iki düşman uçak filosu Harbiye Nezareti’ni hedef tuttu.. Oraya ve çarşıya düşen bombalarla sekiz kişinin yaralandığı ve bazı dükkanların hasara uğradığı haberleri dehşet içinde duyuldu İstanbul’da..
   Daha sonra, uçak baskınları çoğaldı, ölenler yaralananlar arttı, Bu arada düşen uçaklardan birinin pilotu esir edildi.    

    

   Osmanlı ordularının başkumandan vekili Enver Paşa, kurmay heyetini topladı o gece.. Gelen raporlardan İstanbul’a baskın yapan bu uçakların Limni ve Taşoz adalarından kalktığı saptanınca, Alman uçakları bu adalara hücum ederek tüm askeri tesisleri bombaladılar. 
   Fakat, her şeye rağmen müttefik uçakları İstanbul’a baskınlarını kesmedi. Daha sonra yaptıkları hücumlar sırasında elliden fazla ölü yüzden fazla yaralı olması, halkı büsbütün umutsuzluğa düşürdü…
   Tepeden yağan bombalarla birlikte Türkçe yazılmış bildiriler de atılıyor, Bulgaristan’ın, Almanya’nın teslim olduğu, müttefiklerin barış masasına oturmak istedikleri bildiriliyordu.   
   Bombardımanlar, yokluklar ve yenilginin halkta yarattığı moral bozukluğu sürüp giderken sarayda Osmanlı geleneklerine göre, yeni padişahın kılıç kuşanma töreni için yoğun hazırlıklar vardı.
   Sultan Vahdeddin’e törende kim kılıç kuşatacak ? Hem padişahı hem de protokol ile ilgili zevatı meşgul eden konu buydu. Vahdeddin, bu görevi Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin yapmasını istemedi. Konya’dan İstanbul’a gelen Çelebi Efendi’nin talip olmasına da karşı çıktı. Çelebi Abdülhalim Efendi’nin yıllar önce, ağabeyi Abdülhamid’in tahttan indirilmesi sırasında, “Sen benim ecdadımın taktığı kılıcı taşımaya layık değilsin” diye telgraf çektiğini unutamamış, mimlemişti. Ama bu görevi ona vermeyişini şöyle bağladı : “Çelebilerin tahakkümü altına girmeyelim !..”
   Bu sırada Sultan Vahdeddin’in bu görevi Peygamber sülalesinden gelenlerin başı olarak kabul edilen bir kişiye (nakibüleşraf) vereceği söylentileri çıktı.    
   Sultan herkesi dinliyor, az konuşuyor, fakat asıl niyetinin ne olduğunu hiçbir şekilde belli etmiyordu..
   Nihayet 13 Eylül geldi çattı.. Kılıç kuşanma töreni için bu tarih seçilmişti. Şehzadeler, damatlar, hanedana mensup kişiler ve devlet erkanı o sabah Dolmabahçe Sarayı’nda toplandılar. Geniş, muhteşem salonlardan birinde nefis yemeklerle süslü bir büfe hazırlanmıştı. Osmanlı Sarayı’nda böylece Avrupalılaşma akımı daha öne çıkıyor, bizdeki Doğu gelenekleri, artık Batıyı öğrenen ve beğenen şehzadeler ve devlet adamlarının isteğiyle yavaş yavaş değiştiriliyordu. 
   Osmanlı hanedanının üyeleri, askeri ve sivil erkan Dolmabahçe Sarayı’nda bu hava içinde padişaha tebriklerini sundular ve Eyüp Sultan’a gitmek üzere Söğütlü yatıyla yola çıktılar.
   Zatışahane ,se, yine saltanat makamına mahsus on çifte filika ile yanında yaverleri olduğu halde deniz yolundan hareket etti. Sonra, Hazreti Halid Türbesi’ne yaya olarak gidildi.. Herkes törende yerlerini alırken ünlü hafızlar yanık sesleriyle Kur’an okuyorlardı.
   Saat 10 sularında şehzadeler, sadrazam, nazırlar, şeyhülislam ve Çelebi Efendi ile , İstanbul’a bir gün önce gelen Şeyh Ahmed Sünusi Efendi de türbede hazır bekliyorlardı. 
   Trablusgarp Savaşı sırasında İtalyanlara karşı büyük bir cesaretle dövüşen Sünusilerin Şeyhi Ahmed El-Sünusi, bu ülkenin elimizden çıkması üzerine”gizlenmiş”, bir süre direnişini sürdürmüş, hiçbir umut kalmayınca bir Alman denizaltısıyla Avrupa’ya kaçıp, oradan Balkan Ekspresi ile İstanbul’a gelmişti. 
   İşte Sultan Vahdeddin, Peygamber sülalesinden bu misafirinin kendisine kılıç kuşatmasını münasip gördü !.. Halkın, Eyüp Sultan’da gösterileri arasında yeni padişahın kılıç kuşanma töreni böylece sona ermiş oldu.
   Daha sonra padişah, caminin kapısında bekleyen, dört yağız at koşulu saltanat arabası ve peşinden gelen alayla birlikte Defterdar, Edirnekapı, Fatih ve Tophane yolu üzerinde halkın alkışları arasında sarayına giderken, arabasından inerek dedesi Sultan Fatih Mehmed ile babası Sultan Mecid’in türbelerini ziyaret etti, dualar okudu..
   Bir ara büyük bir telaş ve karışıklık görüldü tören alayında.. Atlar şaha kalktı. Yola devam mı etmeli, yoksa bir yerde beklemeli mi endişesi belirdi.
   Olayın nedeni şuydu : Sadrazam Talat Paşa, Boğaz’dan düşman uçak filolarının geleceğine ve bombardıman edeceğine dair bir telgraf almış, bunu haber vermişti ama, İstanbul semaları uçaklarla dolmuştu bile !..
   Sadrazam’ın bu ikazına karşı Vahdeddin hiçbir korku belirtisi göstermedi. Yalnız şu sözleri söylediği duyuldu : “Onlar mütemeddin (dindar) adamlardır. Böyle dini bir merasim sırasında taarruz etmezler..”
   Belki tesadüf, belki de küçük bir olasılıkla böyle bir amaçla, uçaklar bombalarını halkın üzerine bırakmadan gittiler…

  

KAYNAKÇA :

YILMAZ ÇETİNER, “Son Padişah Vahideddin”  ; LÜTFÜ SİMAVİ, “Osmanlı Sarayı’nın Son Günleri”  ; SERVET RİFAT İSKİT, “Mufassal Osmanlı Tarihi” 

Leave a reply:

Your email address will not be published.