35) İÇİMİZDEKİ İNGİLİZ ( ! ) : “İNGİLİZ KEMAL” (3.VE SON BÖLÜM)

   Esat Bey, Biga’ya gelir gelmez ayağının tozuyla Müftüyü aramaya başladı. Her tarafta eşkıya kılıklı, tepeden tırnağa silahlı atlılar dolaşıyordu. Müftü Ahmet Efendiyi bulunca, Çerkez Lütfü Beyin selamını ve mektubunu iletti. Esat Beyin isteği üzerine, mektuba Sivas’tan Mustafa Kemal’in yanından geldiği yazılmıştı. Önce kalacak bir yer bulundu kendisine. Bu arada, etrafta dolaşan çetecilerin Kara Hasan isimli birinin adamları olduğunu öğrendi. Yaklaşık 200 atlı olduklarını fakat kısa zamanda çevreden gelen takviyelerle 4-5 bin kişiyi bulabildiklerini ve kasabada mahkeme kurup yargılama yapacak kadar kuvvetli olduğunu duyunca da şaşırdı..
   Akşam müftünün evinde yapılan toplantıda, Kara Hasan’ın yanında Suphi Bey diye biri vardı. Akıl hocası olduğunu tahmin etti Esat.. Toplantıda, bu kasabanın halen İstanbul’un güdümünde olduğunu ve yeni başlayan kurtuluş hareketine karşı soğuk durduklarını anladı. Konuşma arasında Kazım Karabekir Paşa’nın Doğudan büyük bir ordu ile geldiği palavrasını sıkmakta da tereddüt etmedi !..Hemen, toplantıda bulunan Postane müdüründen kağıt kalem istedi ve Mustafa Kemal’e bir telgraf çekmesini söyledi. Telgrafta kısaca, Biga’daki kuvvet reisleriyle temas ettiği, sonucun yakında kendisine bildirileceği yazıyordu..
   Ertesi gün Mustafa Kemal’den gelen telgraf ; hemen bir kongre yapılıp sonucun kendisine bildirilmesini istiyordu. Esat Bey derhal, başkan müftü olacak şekilde, bir yönetim kurulu kurdu. Kendisi Sivas delegesi olarak kaldı. Gençlerden bir propaganda örgütü kurdu. Her gün sağdan soldan gelen haberleri olumlu bir sonuca bağlayıp bu gençlerin diline düşürüyor, onlar da bu haberleri yayıyorlardı. Kısa zamanda örgüt sınırlarını Biga’nın köylerine kadar genişletmişti.
   Mustafa Kemal’den Sivas Kongresi’nin yapıldığına dair telgraf gelince, hemen bir tebrik telgrafı çektiler. Telgrafa atılan imzalar şöyleydi : Müftü Ahmet Hamdi Efendi,  Müdafai Hukuk Başkanı ; Kara Hasan ve Suphi, Milli Kuvvetler Komutanı ; Esat, Biga Delegesi…

   Kuvayı Milliyeye silah satmak isteyen bir silah hırsızının anlattıkları Esat’ın ilgisini çekti ve köylü kılığına girip birlikte Çanakkale’ye gittiler. Silah depolarını yakından inceledi, bir kroki çizdi. Çok sıkı korunmayan bu depoları uygun bir zamanda  boşaltmak üzere geri döndüler.Döndüğünde Mustafa Kemal’in yeni bir telgrafı onu bekliyordu ; Balıkesir’de, 61. Tümen Komutanı Kazım (Özalp) Beyle bağlantı kurulmasını istiyordu. Esat, oradan ayrılınca örgütün başka hırslara alet edileceğinden korktuğu için, müftü ile görüştü, sonra da başta müftü olmak üzere bütün sorumlulara Kur’an’a el bastırarak yemin ettirdi..
   Balıkesir’e giderken, önce Bandırma’ya uğradı. Bir kahvede tanıştığı emekli bahriyeli Hasan Beyi başkanı yaparak, bir gecede Müdafai Hukuk derneğini kurdular. Hasan Bey ona, ağzına dek silahla dolu üç depo gösterdi. Kuvayı Milliye silah diye kıvranırken, bunca değerli silah burada neden bekliyordu ? Yabancıların gelip almasını mı ? Bandırma’da komutan olarak Çerkez Yusuf İzzet Paşa bulunuyordu ve Padişah ile Mustafa Kemal arasında sallanıyordu !..
  Balıkesir’de Albay Kazım Beyi buldu. Yanında, Reddi İlhak (Bağlanma karşıtı) Derneği üyelerinden ve “İzmir’e Doğru” gazetesinin yazarı Vasıf (Çınar) Bey vardı. Mustafa Kemal’in telgrafını göstererek kendini tanıttı. Akşam birlikte yemek yedikten sonra ertesi gün sabah, Kazım Bey ve Reddi İlhak Derneği ile bir toplantı yaptılar. Onlara Biga’daki durumu, Kara Hasan’ın mevcut ve her an toplayabileceği kuvvetlerini, Bandırma ve Çanakkale’deki silah depolarını bütün ayrıntılarıyla anlattı. Ama aynı zamanda da ellerini çabuk tutup iyi bir örgüt kuramayacak olurlarsa, tüm bu olumlu puanların her an karşı tarafın puan hanesine yazılabileceğini de anlatmaktan geri kalmadı…
   Ondan sonra söz alan Vehbi Bey, onun asıl adıyla dolaşmasının artık sakıncalı olduğunu, hayran olduğu Paşa’nın adıyla çok iyi bildiği İngilizce’yi harmanlayarak ona “İngiliz Kemal” adını taktı. Artık 1932’de ölünceye kadar taşıyacağı ünlü isim buydu !…

   Tam o sıralar Balıkesir’e bomba gibi patlayan bir haber düştü : Yunanlılar İzmir’i işgal edecekti !…
   İngiliz Kemal ve Kazım Bey bu konu hakkında epey düşündüler, taşındılar ve sonunda Kemal planını şöyle açıkladı : “Anadolu İhtilal Komitesi” diye hayali bir komite adına bildiriler hazırlanacak ve bunlar İzmir içinde dağıtılacaktır. Bu bildirilerde; eğer İzmir’i Yunanistan’a katmaya yönelik gösteri yapılırsa bu komitenin hemen harekete geçeceği, bütün kuruluşları yakıp yıkacağı, konsolosları öldüreceği, halkı toptan yok edeceği yazacaktı.. Ayrıca bir sandık içine tahrip kalıpları, el bombaları, bomba düzeneklerinde kullanılan malzeme en alta,sonra bildiriler konulacak ve en üste de yumurta döşenecekti !.. Bu sandık İzmir’deki güvenilir bir tüccara gönderilecek, “almaya gelene verilsin” şeklinde bir de mektup hazırlanıp Kemal’e verilecekti…
   Bu çok tehlikeli bir plandı. Kazım Bey bu değerli genç adamın harcanmasını istemiyordu ama o, öylesine çok ısrar etti ki, planı benimsemek zorunda kaldı.. Vasıf Beyi çağırdılar ve bildirilerin “İzmir’e Doğru” gazetesinin matbaasında basılmasını sağladılar. Patlayıcılar ve diğerleri de ayarlandı. Kazım Bey mektubu yazdı. Ama herkes onun yüzde yüz ölüme gittiğini düşünerek üzülüyordu..
   Ertesi gün muhasebeci Adil Bey, yoksul kasalarından 30 lira verdi ona.. Bu yeni serüvenin kendisini ölüme götürebileceğini de hesaplayarak, paranın yarısını ve vasiyetini gizlice Vasıf Beye bıraktı.
   Tam bir gazete satıcısı kılığına girdi, kolunun altına bir tomar İstanbul gazetesi aldı ve İzmir’e gidecek trene atladı. Tren Saruhan’a kadar Kuvayı Milliye gizli polisinin korumasında gidiyor, oradan itibaren yabancı kontrolü başlıyordu. Hemen bir İngiliz polisi karşısına dikilip yanındaki istanbul gazetelerini gözden geçirdi ve çekildi gitti.
   İzmir’de Basmane’de indi. Sandığı trenden alıp bir hamala yükleyerek, Kazım Beyin adresini verdiği, Hisaraltı dolaylarındaki tüccara götürdü. Yaşlı tüccara, Balıkesir’den bir emanet getirdiğini, sonra birisinin bir mektupla gelip teslim alacağını söyledi ve teşekkür edip ayrıldı..
   Başdurak’ta küçük bir aşçı dükkanında yemek yerken Filibeli Naci adlı bir arkadaşını gördü. Salepçi hanında ut, keman, saat tamiri yapıyordu. Ona, yumurta ticareti yaptığını, iki müşteriden tahsilat yapması gerektiğini, son kalan sandığın da bir tüccarda emanette olduğunu söyledi ve ona bir lira vererek, “bir arabaya bin, şu mektubu da al, sonra da mektubu verip sandığı al gel,” dedi. “Akşama da seninle bir alem yaparız” demeyi de unutmadı !..
   Naci’yi yakınlardaki bir kahvede bekledi. Onun içinde sandık olan bir arabayla geçtiğini gördükten sonra çarşıya gitti. Bir kasket, haki bir pantolon, bir İngiliz subay pardesüsü ve İngiliz deniz askeri kıyafetleri satın alarak arkadaşının handaki odasına gitti. Ona durumu açıkça anlattı ve faltaşı gibi açılan gözlerini görünce de, “sen eğer bildiğim eski komiteci Naci isen otur karşıma konuşalım, yok değilsen..” Bunu söylerken bir eline bomba, diğer eline de bir kutu kibrit aldı, “bu han da, biz de havaya uçarız…” dedi. Naci çabuk ikna oldu..
   Karşılıklı oturup hem içtiler hem konuştular. Sarhoş olmadan kalkıp bildirilerin bırakılacağı yerleri tek tek gezip tespit ettiler..    
   Ertesi gün, akşama kadar hiç dışarı çıkmadı. Karanlık basarken, bir İngiliz eri kılığına girdi. Malzemeleri bir el çantasına doldurdu, sandıkta da birkaç tahrip kalıbını yedek bıraktı.. Kiliselerin kapı önlerine ; bankaların, türlü kuruluşların, konsoloslukların pencereleriyle kapılarına patlayıcı maddelerle bildirileri yan yana bıraktı. Kimsenin ruhu bile duymamıştı.. Şimdi sıra en güç işteydi.. İşgal güçleri temsilcisi İstiryadis’in evine nasıl girecekti ?  Eve yaklaştığında kapıda bir aşağı bir yukarı yürüyen bir Efzun askeri gördü. Giriş kapısı ise açıktı ve giren çıkan çoktu..O da bir İngiliz askeri üniforması taşıdığından kolayca içeri girdi, rahatça bir üst kata çıktı, köşedeki helaya girdi. Helanın pencere pervazına bildirileri koyarak, üstlerine de uçmamaları için tahrip kalıplarını koydu ve yine hiç kimseyle karşılaşmadan merdivenleri inerek caddeye çıktı.
   Yanı başında bir araba durdu. İçinden çıkan genç kıza kapıyı açmak için fırlayan askeri şoför kızla oyalanırken, yüksek rütbeli bir subaya ait olduğu belli olan bu arabanın açık camından içeri de elinde kalan bildirileri ve bombaları bırakıverdi.. Çantayı da boş bir arsaya fırlatarak yine Naci’nin odasına döndü. Arkadaşına her şeyi anlattıktan sonra, kıyafetini değiştirip bu defa bir İngiliz subayı kılığına girdi. Naci’ye, elinde kalan patlayıcıları yok edip, ertesi gün olayları ve tepkileri iyice izlemesini, sonra da Balıkesir’e gelmesini  söyledi, ona epeyce bir para bıraktı ve helalleştiler…
   Kordonboyu’nda yabancıların girdiği bir bara oturup sabaha kadar viski içti ve sonra Bandırma trenine bindi. Mükemmel yapılmış bir sahte kimlik taşıyordu, içi rahattı. Ayak ayak üstüne atmış, piposunu içip, İngilizce dergi ve gazete okuyan bu İngiliz subaya kondüktör saygıyla selam vermişti !..
   Tren Saruhan’a gelip Türk bölgesine geçtiğinde trene binen ve aslında onu tanıyan kişiler onu tanıyamadı, o da hiç sesini çıkarmadı. Bir İngiliz subayının gözünü boyamak için, durumu olduğundan çok daha iyi göstermek amacıyla attıkları yalanlara bıyık altından güldü. Tren Balıkesir’e geldiğinde ve perona ayak bastığında, başkasını karşılamak üzere orada olan Albay Kazım Bey ve Vasıf Beyle burun buruna geldiği halde onlar da tanıyamadılar !.. Yanlarından geçti, bir faytona atladı ve doğru Müdafai Hukuk merkezine yollandı. Kıyafetini değiştirince herkes sevinçten deliye döndü. Şöhret yıldızlarına bir tane daha eklemişti !..

   İzmir’den gelen taze haberler, başarı sağlandığını gösteriyordu. Yabancı sorumlular büyük bir kaygı içinde “Anadolu İhtilal Komitesi” (!) ‘ nin peşine düşmüşlerdi. Sıkı askeri tedbirler alınmıştı. Konsolosluklar paniğe kapılmış, İstanbul’daki elçiliklere ne yapacaklarını danışıyorlardı. İtilaf devletleri, İzmir’i Yunanistan’a katma projesini beklemeye almış, Türk halkın morali yerine gelmişti…    

Leave a reply:

Your email address will not be published.