340 ) BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN VASİYETİ…

    

   Jandarma Genel Komutanlığı arşivinde, son şehit olduğu ifade edilen bir jandarma subayının 8 Ocak 1916 gecesi, ölüme gidişinin öyküsü saklıdır..
   Çanakkale Savaşları sırasında kahramanlık gösteren pek çok jandarma personelinden biri de Üsteğmen Zahit’tir. Şiran içerisinden Yetimoğlu Mustafa oğlu Zahit, 1882’de doğmuş, 29 Temmuz 1903’de jandarma eri olarak Silahlı Kuvvetler mensubu olmuştur. Yedi yıl çeşitli hizmetlerde bulunarak amirlerinin takdirini kazanmış ve subay olması için İstanbul Jandarma Subay Okulu’na gönderilmiştir. Bu okulun iki yıllık eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra, 25 Mart 1912’de teğmen olarak okuldan mezun olmuştur. Atandığı Sivas İl Jandarma Alay Komutanlığına bağlı birliklerde başarılı görevler yapmış, bu görevler sonunda birçok ödül ve takdirname almıştır.
   Teğmen Zahit, Birinci Dünya Savaşı başlayınca Ankara Seyyar Jandarma Alayı emrine atanmıştır. Bir süre sonra İzmir’e giden Alay, burada Enver Paşa ve Mareşal von Der Goltz tarafından denetlenmiş, savaş yapabilecek durumda olduğu görülünce, 62. Piyade Alayı adıyla 20. Tümen’in kuruluşunda yer alarak, Çanakkale Savaşları’na katılmıştır. 
   62. Alay, Çanakkale Cephesinin güney kesimindeki en kanlı muharebelerin yapıldığı Kerevizdere’de bulunuyordu. Bu alayın I. Tabur’unun 3. Bölüğü, Kerevizdere’nin Şehitler Tepesi’nde çok kanlı, çetin muharebeler yapmak zorunda kalmıştı. İki tarafın siperleri arasındaki mesafe en fazla 30 metre idi. Bazı yerlerde bu mesafe 3-4 metreye kadar iniyordu. Her iki taraf da toprağa iyice gömülmüşlerdi. Fırsat buldukça siperlerini geliştirmek, sığınakları ıslah etmek için canlarını dişlerine takarak çalışıyorlardı. Mevzilerinin yakınlığı nedeniyle taraflar birbirlerinin adeta soluk alıp verişini hissediyorlar, birbirlerinin çabalarını etkisiz hale getirmek için gece gündüz demeden uğraş veriyorlardı. Bir siperden atılıp karşı tarafın siperleri içine düşen el bombası birkaç kişiyi öldürüyor veya yaralıyordu. Karşılıklı süngüleşme ve baskınlar yapılıyor, göğüs göğüse acımasız bir savaş aralıksız sürüp gidiyordu..

  
    

   Teknik bakımdan üstün olan İngilizler, Kara Kedi adı verilen bombalarla Türk tarafına büyük kayıplar verdiriyorlar, Türk mevzilerinde büyük yıkıntılara neden oluyorlardı. İşte bu kanlı muharebelerin birinde 62. Alay 4. Tabur Bölük komutanlarından biri şehit olunca, daha önce Şehitler Tepesi’ndeki çatışmalarda büyük başarılar gösterdiğinden dolayı 14 Eylül 1915’de üsteğmenliğe yükseltilen 3 Bölük takım subaylarından Zahit, bu bölüğün komutanlığına atandı..
   Zahit ; uzun boylu, sarışın ve yakışıklı bir subaydı. Komutanlığına atandığı yeni bölükte, durup dinlenmeden, tükenmek bilmeyen bir enerji ile çalışarak, düşmanın yıktığı siperleri kendisi de erleriyle birlikte çalışarak bir gecede tamir ediyor, yeniden düzene sokuyordu. Fakat düşman, gece yapılan, onarılan bu siperleri ertesi gün tekrar yıkıyordu. Üsteğmen Zahit ve yiğit erleri, gece canlarını dişlerine takarak bu siperleri yeniden onarıyorlardı. Böylece günler ve aylar akıp gidiyordu..

    

   Üsteğmen Zahit, gene böyle bir gün yıkılan mevzileri onarmakla uğraşırken Alay Komutanı Binbaşı Nazmi ( Toker ) onun bölüğüne de gelerek çalışmalarını yakından izledi. Üsteğmen Zahit, onardığı siperlerini komutanına gösterdi. 3-4 metre ötede korkunç bir yılan gibi uzanıp giden düşman hatları hakkında komutanına bilgi verdi ve silahların nerelerde mevzilenmiş olduklarını gösterdi. Uzayıp giden siperler içinden komuta yerine dönmekte olan Alay Komutanı, en tehlikeli bölgede düşmanın öldürücü ateşleri altında günlerdir duran bu kahraman subayı hiç olmazsa birkaç gün nasıl dinlendirebileceğini düşünüyordu. Alay Komutanı, Tabur Komutanı’na Zahit’in bölüğünün başka bir bölükle değiştirilmesinin uygun olacağını bildirdi. Bunu öğrenen yiğit subay, “Komutanım, ben bu bölgeye alıştım, girdisini çıktısını öğrendim. Bizim yerimize gelecek bölük alışıncaya kadar çok sıkıntı çekecektir. Alay Komutanı’nın ellerinden öperim ve beni değiştirmemesini istirham ederim. Bölüğümle burada çok iyi işler görebilirim. Eğer buradan alınırsam çok üzülürüm,” diyerek yerinin değiştirilmemesini istedi..
   Onun, bu içten gelen isteği komutanlarınca kabul edildi. Aradan geçen günler, Zahit’in haklı olduğunu ortaya koydu. Her geçen gün ona yeni bir başarı kazandırıyor ve arkadaşları arasındaki ününü artırıyordu..

    

   Düşmanın bazı hazırlıklar yaptığı gözleniyordu. Bu hazırlıkları öğrenmek için geceleri küçük kuvvetlerle yapılan baskınlardan birine düşmanın alışılagelenden çok daha fazla ateşle karşılık vermesi üzerine Üsteğmen Zahit, bunun bir çekilme hareketini gizlemek amacıyla yapılmakta olduğundan kuşkulanarak 8 Ocak 1916 gecesi bütün bölüğüyle birlikte saldırıya geçti. Şimdi gecenin zifiri karanlığı içinde cehennemi andıran bir boğuşma başlamıştı. İşaret fişekleri gecenin bağrında kanayan bir yara gibi yanıp sönüyor, aydınlatma mermileri bölgeyi kısa bir süre için gündüze çeviriyordu. Bu arada vatanlarını kurtarmak için en aziz varlıkları olan canlarını feda için en ufak bir duraksamada bulunmayan yiğitlerle, her türlü modern ve öldürücü silah ve gereçlere sahip bir ordunun üstün kuvvetleri arasında, amansız bir boğuşma sürüp gidiyordu. Süngü şakırtıları ile “Allah Allah” sesleri ve “Hurra” nidaları birbirine karışıyordu. “İleri, ileri” haykırışlarıyla birbirlerini yüreklendiriyorlardı. Üsteğmen Zahit, bölüğünün en başında savaşırken, yakınında patlayan bir mayınla yere serildi ve az sonra ruhunu teslim etti.. 
   Üsteğmen Zahit, bu kanlı savaşın son şehitlerindendir. Cesedini gömmeden önce ceplerinde yapılan aramada karısına yazılmış, fakat gönderilme olanağı bulunamamış bir vasiyetname çıktı. 
   Üsteğmen Zahit’in bugün elimizde ne bir fotoğrafı, ne de bir mezarı vardır. Çanakkale’de can veren binlerce yiğit Türk evladıyla birlikte gönüllerimizde yaşamaktadır. Aziz hatırasına hürmet olmak üzere, hemşehrisi Kara Hüseyin tarafından çevrilen vasiyetnamesi şu şekildedir : 
“Aziziye (Pınarbaşı) İlçesi Kılıç Mehmet Bey Köyünden, Ahmet Efendi’nin kızı eşim Hanife Hanıma,

1. İşte bugün seferberlik ilan edildi. Ben hem kendim, hem mesleğim itibarıyla tam bir asker, hem de şerefli bir askerim.
2. Asker olmam nedeniyle, sevgili vatanımı savunmaya gidiyorum. Gidip gelmemek, gelip bıraktıklarını bulamamak da olabilir. Bu gibi durumların insanlık aleminde meydana geleceği inkar olunamaz.
3. Böyle olmakla beraber şu vasiyetnameyi yazmak, hemen ölmek demek değildir.
4. Ulu Tanrı ve ilahi mukadderat ben seni, sen beni tanımadığımız ve bilmediğimiz halde, uzak bir memleketten bizi birbirimize nasip etti. Allah’ın emrine ve Peygamber’in kavline uygun olarak nikahımız kıyıldı. Yaşadığımız sürece geçimimizi sağlamaya çalıştım. Fakat, bizi toparlayıp bir araya getiren devletimiz harp ilan eder ve ben de vatanım uğruna şehit olursam, Ulu Tanrı elbet ruhlarımızı birbirine kavuşturur. Vatan uğruna şehit olursam bana ne mutlu. Böyle bir hal olduğunda mevcut olan eşyam ve taşınabilir mallarımdan mihri müeccelinizi (payınıza düşen tazminat) almanız için sizi vekil olarak görevlendiriyorum. Eğer bunlar yetmezse hakkınızı helal edeceğinize ve beni borçlu yatırmayacağınıza eminim.
5. Birbirimize verdiğimiz sözlerden dönmemenizi ister ve umarım. Ruhuma bir mevlit okutmak vicdanınıza kalmıştır. Kendim için başka bir şey istemiyorum. Şehitlik bana yeter.
6. Altı maddeden ibaret bu vasiyetnamemi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim.”

   Mektubun içinde kırmızı kurdeleye bağlı bir de altın gibi sapsarı bir demet saç bulunmuştu. Bu saçlar, aziz şehidin biricik yavrusu, kızı Nahide’ye aitti..



EROL MÜTERCİMLER’in, “GELİBOLU 1915” kitabından alıntıdır…    
  

Leave a reply:

Your email address will not be published.